Bütün sene hayal kurup birkaç hafta pedallayan...

Merhaba,

Bir turun planını bir öncekinin bitişinde yapmaya başlarım neredeyse. Hayal etmenin yeri, zamanı yok… Belki bu da bir tür terapidir. Kim bilir ? Ama işin ilginç yanı, son bir kaç senedir ilk önce hayal edip planladığım rotalarla turu gerçekleştirdiğim rotaların birbirinden farklı oluşu. Yunanistan turu bunun bir örneği değildi ama geçen senenin bahar aylarında epeyce bir İzlanda turu hayal edip adamların çok detaylı hazırladığı haritaları bile indirdikten sonra rotayı daha yakındaki Gürcistan’a çevirmiştik kuzenimle. Bu tur kuzenimle yaptığım ilk turdu.

Bu senenin bahar aylarını da diz ve kas problemlerinin düzelmesi için harcarken aslında bir Benelux turu düşünmeye başlamıştım. Tabi ki bisikletleri götürme külfeti yerine kiralama yoluyla. Başladığımız noktada bitirerek. Ama gerçekleştirdiğimiz tur bu sefer de yakınlardaydı ve Balkan’lara yöneldik.

Balkanlar turumuzun başlangıç noktası Makedonya olacaktı ve iki haftalık bir süre öngörmüştük tur için. Makedonya’ nın başkenti Üsküp’e otobüsle gidecektik ve dönüşümüz de yine buradan olacaktı. Otobüs biletlerini yaklaşık 1 ay önceden almıştım Alpar Tur’dan. İki kişi gidiş dönüş toplam 100€’ydu. Bileti, Yunanistan’dan geçileceği için, Schengen vizesi başvurusunda da kullandım. Kuzenim Gökalp’in yeşil pasaportu olduğu için (teyzem ve eniştem emekli öğretmen) ona vize gerekmiyordu. Tur rotamızda sadece Hırvatistan bizden vize istiyor ve Schengen vizesi ile girilebiliyor. Bu sebeple Yunanistan’dan aldığım vize Hırvatistan için de geçerli olacaktı.

Genel olarak tur planımızı şu şekilde oluşturmuştuk Gökalp’le karşılıklı yazışmalardan sonra: Makedonya’dan başlayıp önce Arnavutluk ardından Karadağ’ı geçip Hırvatistan topraklarındaki Dubrovnik’te bir ekstra gün geçirdikten sonra Bosna Hersek’e girip rotamızın en kuzeyinde yer alan Saraybosna’dan itibaren güneydoğuya doğru yol alacak, önce Sırbistan’ın güneyi, sonra da Kosova’ya girip tekrar Makedonya’ya yönelecek ve Üsküp’te turu tamamlayacaktık.

İşin bizim için önemli ve sorun olan kısmı aslında bisiklet üzerinde olmadığımız zamanlar oluyor genelde. Yani bisikleti taşımak ve başlangıç noktasına ulaştırmak. Şu ana kadar bisikletimi uçakla taşımadım ama otobüsle ve arabayla epeyce taşımıştım. Bu sefer de otobüs kullanacaktık. Hareket noktası Esenler Otogarı olduğu için ve gün kaybetmemek için bisikletleri bir gece önceden otogara götürüp bilet alırken gördüğüm emanetçiye bırakmayı planlamıştım. Ertesi gün (17 Haziran Cuma) sadece otogara ulaşmak yeterli olacaktı bizim için. Gece bisikletleri arabayla otogara ulaştırmak zor olmadı bizim için. Emanete de bıraktık ama emanetçinin aldığı para içimize oturdu gerçekten. İki bisiklet ve bir gece için toplam 100 TL. Cuma akşamı yola, Cumartesi sabahı da tura çıkmak için bunu da sineye çektik açıkçası.

Cuma akşamı otogara gelmemiz kolay olsa da bisikletleri otobüse koyma kabusu her zamanki gibi devam etti. Otobüs perona geldi, biz bisikletleri yanına getirdik ama bir türlü bagaja koyamadık. Bu konuda çok tecrübeliyiz, nasıl sığar, nasıl bağlanır, nereye konur iyi biliriz. Ön lastiği çıkarır, seleyi indirir hatta pedalı da çıkarırız (ki çıkarmıştık zaten).  Gelgelelim hem muavin abimizden hem  de şoför abimizden bir türlü olur alamadık. Sebebi de otobüste çok yolcu olması ve eşyalarını koyacak yeterince yerinin olmamasıydı. Bir ay önceden almışım bileti, bütün bir yıl hayal kurmuşum, planlamışım, onlar mı engel olacak, bisikletleri mi almayacak, yoksa bizi mi almayacaklar vs. düşünüyorum bir yandan, öte yandan da ikide bir “Abi şurayı kapamayın. Biz oraya sığdırırız bisikletleri.” diyordum elemanlara. Onlar da gözlerini uzaklara dikip gelecek yolcuları gözetler pozlarla “Durun bakalım. Durun bakalım.” deyip duruyorlardı. Gökalp de genç adam, atarlı moda hızla geçebilir. Ona da bir yandan bekleyelim-görelim politikası uyguluyordum.

Otobüsün kalkmasına neredeyse 5 dakika kalmıştı. Artık gerilimimiz had safhaya çıkmışken artık gelecek başka yolcu kalmadığı anlaşılırken uzaktan bir bisikletli daha görünce yıkıldık açıkçası. Daha bir kendimize yer bulamamışken bir bisiklet daha… Neyse ki tansiyonumuz kısa sürede düştü. Bisikletli arkadaş kısa süreden yazıhaneden dışarı çıkınca rahat bir nefes aldık. Şoför  abimiz “Tamamdır” anlamında el işareti yapınca biz de hızla bisikletleri yerleştirmeye başladık. Kısa sürede işimiz tamladık ve “İşte bakın boşa kastınız bu kadar” minvalinde abilere serzenişimizi gönderdik. Fazla da uzatmadan koltuklara kurulduk. Artık nefeslerimizi rahat alıyorduk. Kafamdaki en büyük problemi atlatmıştım kendi adıma. Tabi bu sefer de İstanbul’un Cuma trafiğinin içine karıştık. Akşam 19:00’da yola çıkan otobüsün İstanbul’dan çıkabilmesi birkaç saat sürecekti.

Vakit gece yarısı civarındayken İpsala sınır kapısından geçip Yunanistan sınır kapısında beklemeye başladık. Şoför abimiz -ki kendisiyle muhabbeti düzeltmiştik- “Bu akşam da en kılları görevde. Uğraştıracaklar.” dedi. Sınır geçişi ve pasaportlar konusunda çok titiz davranıyor ve herhangi bir sıkıntı oluşmaması için ince eleyip sık dokuyor hatta biraz da muavine sert emirler yağdırıyordu. Yunan sınırında biz indik ama eşyaları indirmediler. Yunanistan’ı gece yarı uyur yarı uyanık geçip güneşin doğumuna yakın Makedonya sınırına geldiğimizde burada hem bizi otobüsten indirdiler hem de bavulları. Tabi bizim heybelerimizi de. Hatta bisikletleri bile sordular şoföre. (Bu arada otobüsün iki şoförü vardı. Biri Türk diğer sanırım Makedon.)

 

Turun ilk pozu. Harekete hazırız

Turun ilk pozu. Harekete hazırız

Turun genel rotası

Balkan bisiklet Turu rotası.JPG

 

1.       Gün : Negotino Bitola (18/06/2016)

 

Normalde Üsküp’e kadar gidip sonra geriye dönecektik. İlk günkü rotamızda Prilep’e kadar ulaşmayı planlamıştık. Ama  otobüsle gittiğimiz yolu bisikletle geri dönmeye çalışma yerine yolda inmeye ve Prilep yerine ilk günü Bitola’da bitirmeye karar verdik. 

Makedonya ile Türkiye arasında 1 saatlik bir fark var.  Dolayısıyla saat oldukça erkendi. Turun geri kalanında da yerel saat, Türkiye saati sürekli karıştı ve biz hep bizim işimize gelen saati kullandık. :)

Otobüsten, Negotino’da, otobanın kenarındaki benzinlikte indik. Açık alanda hızla bisikletleri hazırlamaya başladık. Benzinlikteki elemanlar da uzaktan bizi izliyorlardı  “Bunlar da kim ?” dercesine… Benzinliğin tuvaletini bisiklet kıyafetlerini giyinmek için kullandık. Çantaları yerleştirdik.  Yaklaşık 1 saatte hazırlanabilmiştik neredeyse.  Gökalp’le birbirimize bakıp “Hazırız” ifadesini gördük birbirimizin gözlerinde.  Ve bol bol “Vay be ! Turdayız ! Başladık!” nidaları…

Kahvaltı, bizim için (diğer her öğünün olduğu gibi :) ) , çok önemliydi. :) Benzinlik, sabahın o çok erken saatinde (sanırım yerel saatle 04:30 – 05:00 civarında) henüz tam olarak faaliyete geçmediğinden yiyecek bir şey bulamamıştık. Yola çıktık. En yakındaki yerleşim yeri olan Negotino’nun merkezine 2 Km.lik bir yol vardı önümüzde. Etrafa baka baka, turun ilk kilometrelerinde olmanın verdiği sevinç ve şaşkınlıkla pedallara basıyorduk. Bu tura yeni bir tur heybesiyle çıkmıştım. Çok para vermediğim halde eski heybeye göre daha büyük ve fonksiyoneldi. Kısa süre sonra merkezdeydik. Etrafımıza bakarken henüz yeni açılmış bir pastane gördük. Genç bir kadın pastanenin içini temizliyordu. İçeri girip poğaça seçtik ve yanına yeni yapılmış limonatayı ekleyip dışarıda kaldırımın üstündeki bir masaya oturduk. Kısa süre sonra tabaklar ve bardaklar boştu. Ama en önemli olan şeyi unutmuştuk. Zaten unutmasak da sabahın o kör saatinde bir yerlerden bulma şansımız yoktu. Yanımızda para olarak sadece Euro vardı. Henüz Makedonya’nın para birim olan Denar’a çevirme şansımız olmamıştı. Harcama ve halka ilişkilerden sorumlu grup üyemiz Gökalp pastaneci kızla ödeme konusunu konuşmak için içeri girdi. Kısa süre sonra dışa çıktığında pastaneci kızın yediğimiz içtiğimiz şeyler için para almadığını söyledi. Aslında önce Euro kabul etmediğini ve parayı çevirmek için nereye gideceğimiz söylemeye çalışmış ama İngilizce konusunda sıkıntı olup da anlaşamayınca para almamayı tercih etmiş.

Yediklerimizden günün ilk enerjisini alıp yola devam ettik. Ama cebimizde Denar yoktu ve bu bizim için sorun olabilirdi ileride.

Yol Kavardatsi’ye kadar toplam 11 km.’lik hafif çıkışlarla ilerliyordu. Sonra inişe geçiyor ama asıl çıkışını Pletvar geçidine kadar yapıyordu. MapMyRide’da ortalama % 3 olarak görülen yokuşun sonlarında eğitim %7 %8’lere kadar çıkıyordu. Pletvar’dan sonra çok irtifa kaybetmeden inerek aslında  ilk günün sonu için planladığımız ama değişiklikten sonra ara durak olan Prilep’e vardık. Şehrin merkezine yöneldik yemek yemek için. Merkezde uygun bir yer ararken küçük bir restoran bulduk. Yemek isimlerini duvara yazmışlardı. İçlerinden “Çorba” yazısı direkt gözüme çarptı. Tüm tur boyunca, hangi dilde konuşup hangi dilde cevap alacağımız konusunda epeyce sıkıntı ve sürpriz yaşadık. İlk olarak burada İngilizce konuşmaya çalışırken, Türk olduğumuzu söyleyince “E Türkçe konuşun o zaman :) ” uyarısıyla kendimize geldik.  Çorba, turda benim için her öğünün ana unsuru. Bulduğum her yerde mutlaka yemeye çalışıyorum ama bunun istisnası kelle paça ve işkembe çorbaları. Zaten sakatatla da aram yok. O yüzden çorbaya direkt atladığım halde gelecek çorba hakkında da endişelendim doğrusu. Neyse ki korktuğum başıma gelmedi. Balkanlar’daki genel yemek içeriğinde et ana unsurdu ve ilk öğünün çorbasında da bu görünüyordu. Çorba etli ve bezelyeliydi. Yemek bulunca, ikinci temel ihtiyaç olan internet :) için de lokantadaki genç arkadaşa baş vurduk ama maalesef internet yoktu. İşte tam bu noktada bir “Vay be” daha gelecekti bizden. Yan masada oturan ve bize hoş geldin diyen abilerden en kerli ferli olanı (“Acaba oranın sahibi miydi ?” diye de düşündük) telefonunu işaret ederek, “Buradan bağlanın.”  dedi. Öylece kaldık, çünkü böyle bir şey beklemiyorduk. Bağlanıp whatsapp’tan ailelere haber verdik ki bu bizim için en önemli konuydu. Yemekleri yedik. Teşekkür edip ayrıldık.

Hava, kafayı fırına sokmuşçasına sıcaktı. VDO’nun göstergesinde 46 derece olarak okudum sıcaklığı. Düzlükte karşımızdan esen sıcak rüzgar zorluklardan zorluk beğendiriyordu ki su da kalmayınca tam olmuştu. Zaten ilk gün bize Makendonya’da yol kenarlarında pek fazla çeşme olmadığını da göstermişti. Akşam saatlerinde, kurutulmuş et olmaya çeyrek kala Bitola’ya vardık. Merkezine ulaşıp hızlıca Mustafa Kemal Atatürk’ün gittiği Askeri İdadi binasını bulmak için soruşturmaya koyulduk. Bina şu an şehir müzesi olarak kullanılıyordu. İçinde de Atatürk’ün bazı eşyalarının sergilendiği ve ziyaretçi defterinin bulunduğu anı köşesi vardı. Sergi kısmını gezip ziyaretçi defterini imzaladık Gökalp’le. Açıkçası burada olmak, bana 2013’te Yunanistan turunda Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evi ziyaret ettiğimde hissettiğim heyecanı hissettirmişti. Zaten buraya gelen Türkler de buraya mutlaka uğruyorlarmış.

Karşılıklı kafelerin bulunduğu uzun yaya caddesinden geri dönerken artık kalacak bir yer bulmamız gerekiyordu. Kısa bir araştırmadan sonra bir hostel bulduk. İki kişilik ranzalı bir oda için kişi başı 9 Euro’ya anlaştık. Bisikletleri de kapalı bir yere koyup duş işlerimiz hallettikten sonra kendimizi dışarı attık.

Merkezde cami ve kilise yan yanaydı. Görkemli saat kulesi de gece ışıklandırılmıştı. Yemek için bir yer bulduk. Gökalp yaya yolunda gördüğü bir binanın Vatikan konsolosluğu olduğunu iddia etti. “Nereden anladın ?” diye sordum. Güya önündeki bayraktan tanımış. Uzun bir süre muhabbetini yaptığımız bina aslında sadece bir kiliseydi ve bayrak da Ortodoks kilisesi bayrağıydı. Tur boyu uzun bir süre “Vatikan Consulat” muhabbeti çevirdik bunun üzerine. Dedim ki “Bitola gibi bir şehirde niye Vatikan Consulat olsun ?” Ama Consulat bu nerede olacağı hiç belli olur mu ?

Çok erken başlayan günü artı bir saat daha yaşayarak iyice uzattık. Keyifli yaya yolunu yürüyüp hostele döndük ve uykuya bıraktık kendimizi

 

1.       Gün : Negotino – Bitola

Mesafe :  106.88 km.
Yolda geçen süre : 7:49 saat
Ortalama hız :  13.94 km/s
Maksimum hız : 56.62 km/s

Ortalama eğim - çıkış : %3

Maksimum eğim çıkış : %7
Ortalama eğim – iniş :  %-2

Maksimum eğim – iniş : %-11
 

1 Negotino Bitola.JPG

!. Günün Rotası

Kavardatsi-Bitola


1. Günden kareler

 

2.     Gün Bitola Ohrid (19/06/2016)

Minimum ihtiyaçlarımız karşılayan daracık ama ucuz hostel odamızdan ayrılıp kahvaltı yapmak üzere bir gece önce turladığımız yaya yoluna yöneldik. Sabah saatlerinde birkaç küçük pastane açıktı ve kahvaltı için güzel bir seçenek oluşturuyordu. Zaten benim için “Çay var mı ?” “Tamam o zaman.” :)  Bisikletleri geçişe engel olmayacak şekilde kenara yerleştirip küçük mekânın dışarıdaki masalarından birine yerleştik. Hava, daha sabahın o saatinde pek iç açıcı bir görüntü sunmuyor, gün içinde yağacağının sinyallerini veriyordu. Kendimize sabahın erken saatlerinde fırından çıkmış sıcacık poğaça-börek grubu ürünlerden alıp çayı beklemeye başladık. Veee “Dakka bir gol bir” sallama çay geldi. :) “Olsun. Çay çaydır. :) ” diyerek kahvaltı operasyonunu tamamladık. Kahvaltı sırasında Vatikan Consulat muhabbeti döndü yine bir tur. Tam karşımızda bulunan iki ayrı mini kumarhane de başka bir muhabbet konusunu oluşturuyordu. Bu mini kumarhanelerle, yol boyu tüm yerleşimlerde karşılaşacaktık. Girmeyi hiç denemedik kıyafet kurallarına takılırız diye.. :) Son dakikalarda yağmur atıştırmaya başlasa da fazla ısrarcı olmadı. Kısa süre sonra yerler kurumaya yüz tutmuştu bile. Dünün sıcağını hatırlayıp hem bugünkü kapalı havaya şaşırıyor hem de “yağmur getirdi” klişesini devreye sokuyorduk. Yine de hava, dünkü fırın içi atmosferden çok daha pedal basmaya müsait görünüyordu, potansiyel yağmur beklentisine rağmen.

Bitola’dan çıkışla birlikte MapMyRide’ın 1. Kategori olarak sınıflandırdığı ilk yokuşu tırmanmaya başladık. Ortalama eğim %6 olarak verilmişti. Yolun ortalarındaki Gökalp’le karşılıklı olarak, “şu ana kadar %3-4 gördüysek ortalamayı tutturmak içi bu yok %8-10’ları da görür” fikrinde birleştik.

Bitola’dan, yolun yarısında bulunan Resen’e giden yol kıvrıla kıvrıla ilerliyordu. Her yer yemyeşildi. Yol çift şeritli bir yoldu ve en sağda emniyet şeridi niyetine fazla bir boşluk da bulunmuyordu. Bu ve bundan daha beter sağda hiç boşluksuz yollar sonraki etapların da genel karakterini oluşturacaktı. Dolayısıyla yolu tüm küçük ve büyük araçlarla bir arada kullanıyorduk. 1. Kategori inişinden sonra bir de 3. Kategori tırmanış çıktı karşımıza. Yağmur, bize yağmurluklarımızı giydirecek kadar gösterdi kendini ama sonra ısrarcı olmadı. Biz de kah giyip kah çıkarıp Resen’e inmeye başladık. Resen güneyinde Prespa Gölü, batısında ise Ohrid Gölü bulunan ve dağlarında arasında bu iki göle ulaşan yolların ayrımında bulunan küçük bir yerleşim yeriydi. Giriş ve çıkışındaki evler ve bahçeleri muhteşem görünüyordu. Bahçe düzenlemelerine hayran kaldım. Ana yoldan ayrılıp, sessiz, sakin sokaklardan merkezine ulaşmaya çalıştık. Hedefimiz yemek molasıydı tabi. Hani yola çıkmadan haritaya bakıp nereden yemek molası verebileceğinizi kestirirsiniz ya… İşte Resen tam orasıydı. :) Merkez olduğunu tahmin ettiğimiz (Yunanistan turundaki yol arkadaşım Uğur’un tanımıyla, “Bir yerin merkezi “park”  nedeyse orasıdır. :) “) caddede bir yukarı bir aşağı gidip yemek için bir yer aradık. Sonunda adı “Roma Pizza” olan bir yerde oturmaya karar verdik. “Hello, mello” derken buranın sahibi de Türk çıktı. :) Pizzaları yerken mekanın sahibi amcamızla da Türkiye, Türkler, buradaki Türkler ve diğerleri üzerine epeyce muhabbet ettik. Klasik olarak burada yaşayan Türklerin ya da Arnavut ve Boşnakların mutlaka bir akrabası İstanbul’daydı. Bayrampaşa, Feriköy, Pendik… Mutlaka bir bağlantıları vardı Türkiye’yle.

Ortamın güzelliğinden vs. bahsedip hayranlığımız dile getirdiğimizde konu doğal olarak insanlara da geldi. Çok yardım gördüğümüzden, yoldaki saygıdan vb. dem vurduk. Tam o sırada Pizza restoranın sahibi abimizden bomba bir yorum geldi : “Atatürk, zamanında  Ankara’nın doğusunu bırakıp buraları almalıymış.” Tabi ne Kurtuluş Savaşı ne Misak-ı Milli ne o zamanlar yeni cumhuriyetin içinde bulunduğu ağır koşullar ne de Balkanlar’daki Milliyetçilik ve bağımsızlık hareketlerinden haber var. Bir o kadar da saf ve temiz bir istek…

Gökalp, adet olduğu üzere “önündeki” pizzayı bitirdi. Bense, adet olduğu üzere, ancak yarısını yiyebildim. Ortak görüşümüz paket yaptırmak oldu. Pizza paketlendi ve Gökalp’in heybesinin üstüne yerleşti.

Hava, biraz daha ıslanacağının sinyallerini verince, yanımızda taşıdığımız Jumbo boy çöp torbalarıyla çantaların üzerini kapamaya çalıştık. Gökalp yağmurluğunu giydi, ben de biraz daha geç olmak kaydıyla üstümü giydim. Yağmurun,  “Islatayım mı ha ? Islatayım mı ?” tehditleriyle Ohrid tabelasına kadar geldik.

Şehir merkezine doğru ilerlerken gözümüz hostel tabelaları arıyordu yukarılarda. Dünden alışkanlık ilk olarak ona bakıyorduk. Bulamazsak pansiyon, apart (rooms, sober, apartmani vb. diye geçiyor), otel bakacaktık. Offline şehir haritaları kullanmak için telefonuma yüklediğim “CityMaps2Go” uygulamasından yakınlardaki otel/hostelleri aradığımda en yakında çıkan hostele yönelip yer aradık ama ne gittiğimiz yer benim içime sindi ne de yer bulabildik. Ana yola dönerken kendimizi Ohrid’in bisiklet yollarını kullanırken bulduk. Köşede durup haritadan gideceğimiz yönü tayin etmeye çalışırken yanımızda bisikletli bir abi belirdi. Eski olduğu belli bir şehir bisikleti kullanıyordu. Kırık İngilizce’siyle bize “Kalacak yer mi arıyorsunuz ?” diye sordu. Kendisine hayır diyemedik tabi ama direkt atlayıp da “Evet” demek de pek işime gelmedi doğrusu. Bu bende Amasra’dan kalma bir refleks olabilir. 3 günlük Safranbolu-Amasra-Zonguldak-Safranbolu turumuzda (sanırım 4-5 sene önceydi) Amasra’ya vardığımızda yoldaki bir teyze aynı soruyu sorduğunda tur arkadaşım Uğur ucuz bir yer bulma hevesiyle evet demiş ve biz “global bir basiret bağlanması” sebebiyle kendimizi izbe bir evde, ailenin yanında, onların yataklarını kullanırken (onlar da salonda yatıyordu) bulmuştuk. Sonra da “Biz niye böyle bir saçmalık yaptık.” diye düşünmüştük. Bu düşünsel altyapı ile pek gönüllü değildim adamla muhatap olmaya. Gökalp’le birbirimize baktık. Adam da sürekli “Yer lazım mı ? Yer lazım mı ?” diyordu. Bize de adamı “ignore” edip duruyorduk ta ki o sihirli cümleyi söyleyene kadar : “7€ per person” :) Nasıl yani ? 7 € mu ? Ne kadar kötü olursa olsun, “Bir bakalım bakalım.” düşüncesiyle “Nerede ? Yakın mı ?” diye sordum. “Çok da yakın değildir bu kadar ucuzsa.” diye düşünüyordum. Adam yakın olduğunu söyleyince o önde biz arkada bu “ucuz” mekana doğru pedal basmaya başladık. Ana yoldan kısa süre sonra ara sokağa sapıp hemen arka cenahtaki evin önünde durduk. Burası ana yoldan içeride, kendi bahçesi olan, merkeze de yürüme mesafesinde olan müstakil bir evdi. Gökalp, her zaman olduğu gibi, odayı görmek üzere içeri girdi. Klasik beklentimiz yatak, duş ve bisikletler için kapalı bir yerdi. Gökalp 5 dakika sonra geri dönüp olumlu görüş bildirince ben de “Kalalım o zaman.” dedim.  Duş, oda içinde olmasa bile gayet temizdi. Oda, bir önceki günün aksine 3 yataklı ve oldukça genişti. Çantaları alıp bisikletleri de kapalı mekana koyunca işlem tamamdı. Hem ucuz hem temiz hem de merkeze yakındık.

Klasik olarak duşları alıp hem dışarı çıktık. Hava geç karadığı için şanslıydık. Merkeze yürüyüp önce göl kıyısındaki mendireğe gittik ve göl ve şehir manzaralarından oluşan panoramik manzara fotoğraflama yükümlülüğümüzü yerine getirdik. :) Denize yakın olan, gayet bakımlı ve turistik sokaklarında yürüdük ve yemek seçeneklerini gözden geçirdik. Tercihimiz hamburger oldu.  (Ne kadar değişik bir tercih :) ) Sonrasında da, bu tur için düşündüğümüz ve kaldığımız her yerden almaya çalışacağımız (sadece 2 yerden alamadık) magnetleri almak için hediyelik eşyacıları dolaşmaya başladık. Bu arada, Ohrid’in incisinin meşhur olduğunu öğrendik. Etrafta bazı kuyumcularda sadece inci satılıyordu. Eşim ve kızım için hatıra olarak bire küpe aldım. Turlamaya devam ettikten sonra odamıza döndük. Bu oda tüm turun en ucuz maliyetli konaklaması olacaktı bize.

2.      Gün : Bitola - Ohrid

Mesafe : 73.65 km/s
Yolda geçen süre : 5:20 saat
Ortalama Hız : 13:80 km/s
Maksimum Hız : 50:61 km/s
 

Ortalama eğim - çıkış : %4

Maksimum eğim – çıkış : %9
Ortalama eğim – iniş : %-2

Maksimum eğim – iniş : %-8
 

3. Gün : Ohrid- Elbasan-Tiran

Bugün turumuzun en uzun etabını geçecektik. Ve ilk sınır geçişini… Akşam vardığımız Ohrid Gölü’nün kıyısından karşı kıyılara sola doğru baktığımızda Arnavutluk topraklarını görüyorduk. Arnavutluk hakkında, ciddi bir negatif ön yargı oluşturacak seviyede şeyler okumuştum. Yolların kötü olduğu, insanların kötü olduğu, her şeyin kötü ve eski olduğu, dolaysıyla görmeye gerek olmadığı bir ülke olması hakkında. Neredeyse Gürcistan’a giderken bize söylenen “Aman dikkatli olun!” cümlesinin yüklendiği tüm anlamlarla aynı…

 Sabah, kaldığımız evden ana yola çıktığımızda ilk karşımıza çıkan “pekara”da yani fırın ya da pastane (ki pastadan çok hamur işleri yoğunlukta) doyurduk karnımızı poğaça ve meyve suyu ikilisiyle. Sonra da merkezdeki kavşaktan sağa, Ohrid Gölünün kuzeyinden geçen yolu kat ederek önce Struga, sonra da gölün tam karşısındaki sınır bölgesine ulaşacaktık. İlk 25 km. miz oldukça düz profilliydi. Ama yolların genel karakteristiği ile kenarlarda neredeyse hiç boşluk yoktu “emniyet şeridi” niyetine.

Hava, “Bir önceki günü unutun. Bugün çok güzel olacağım.” diyordu. Az bulutlu, bol güneşli… Struga’ya gelmeden verdiğimiz küçük bir molada havada bir uçak gördüm. Uçak giderek büyüdü ve üzerimize doğru gelmeye başladı. İnişe geçti. “Ne oluyor ?” diye düşünürken tam arkamızda bir hava alanı olduğunu fark ettik. Kafalar tam yukarı bakar vaziyette uçağın tam tepemizden geçmesini ve inişini izledik uzun bir süre. Ve yine fark ettik ki Ohrid hava alanına oldukça sık uçak iniyor. Yani benim beklediğimden daha sıkça…

Struga’nın göl kıyısı yoluna yönelmedik. İçerideki ana yoldan devam etmemiz gerekiyordu çünkü içerideki yol sınıra doğru giden yoldu. Diğer yol haritada bu yola paralel görünse de aralarında ciddi bir irtifa farkı vardı. Mola verdiğimiz köprünün üzerinden aşağıda akan berrak suyu izlemeye başladım. Birden, bir yılanın suyun içinde hareket ettiğini gördüm. Boyu 1.5 metreden fazlaydı ve su yılanı değildi. Bildiğimiz açık alacalı renkli bir kara yılanı, dibindeki taşların sayılabileceği kadar berrak suda s’ler çizerek suyun akış yönünün tersine ilerliyordu. Kısa süre sonra da karşı kıyıdaki çalılığın arasında karaya çıkarak gözden kayboldu. Şaşırtıcı bir andı bizim için çünkü şehir içi sayabileceğimiz bir yerde  böyle bir manzara beklemiyorduk.

Struga, Ohrid Gölü’nün tam kuzeyinde bulunan bir yerleşim yeriydi. Bundan sonra yol artık yükselmeye başlayacak ve kolayca tahmin edilebileceği gibi :) en yüksek noktasında da sınır kapıları bulunacaktı.

Yolun düz kısımları geride kalmıştı. Yemyeşil bir rotada keyifli keyifli pedal basıyorduk. Etrafın yeşilliğine hayran kalmıştım. İki de bir fotoğraf ve video çekmek için duruyorduk. İyice dikleşen yol da artık yokuş bitsin hissiyatı uyandırıyordu. Bir de sınır geçişi ve yeni bir ülke merakı… Nihayet sınır binalarını gördük. Artık Makedonya’ya turun son gününe kadar veda ediyorduk. Makedon ve Arnavut sınır kapılarından sorunsuz ve sorgusuz bir şekilde geçtik. Ne “Nereye gidiyorsunuz ?” diyen oldu ne de “Ne kadar paranız var ?” diyen…

Hava açık ve güneşli olduğu için Ohrid Gölü çok güzel bir manzara sunuyordu bize. “Artık Arnavutluk’tayız.” diye çığlık attık birbirimize. Nedendir bilinmez Arnavutluk’a gidiyor oluşumuz bende de Gökalp’te de inceden bir gerginlik yaratıyordu.. Aslında sebepsiz değil, tam karşılığıyla bir ön yargı sebebiyle. “Yolları şöyle !”, “İnsanları böyle !”, “Aman şuna dikkat edin !”, “Amman kendinize mukayyet olun !”, “Arnavutluk şöyleymiş, ortamlar böyleymiş.”, “Ben gittim şöyleydi.” O kadar fazla yazı ve yorum okumuştum ki önyargım neredeyse somut bir varlık haline gelmişti ve yanımda taşıyordum. Aslında benzer bir durumu Gürcistan’da yaşamış ve insanların aslında ne kadar farklı, ne kadar iyiliksever olduklarını yaşayarak görmüştük. Burada da benzer süreci 2 günlük zaman diliminde yasayacaktık.

Sınırı geçtikten kısa süre sonra ilk gözüme çarpan, daha önceki tur yazılarından ve genel olarak Arnavutluk’la ilgili gezi yazılarından gördüğümüz “korugan”lardı. Bunlar, İkinci Dünya Savaşı zamanında Almanlar’a karşı savunma amacıyla yapılmış beton yapılardı. Gözümüzün görebildiği geniş alanda 3-5 tane küçük 1 tane de daha büyük “korugan” vardı. Ana yoldan içeride ama yürüme mesafesinde bulunan bir korugan grubunun yakınında durduk. Gökalp, yakından görmek ve fotoğraflamak amacıyla, “Abi ben gidiyorum.” dedi. Ben bisikletlerin yanında, ana yolda kaldım. Yakınımızda da bir polis arabası ve iki polis vardı. Bize şöyle bir bakış attılar uzaktan ama herhangi bir soru/sorgu olmadı. Zaten sınırı yeni geçmişiz. “Ne gerek var bir daha kontrol etmeye ?”  diye düşünmüş olabilirler. Gökalp’in gidip gelmesi bir 15 dakikayı aldı. Ben de içimden bir daha tekrar ettim. “Vay be ! Arnavutluk’tayız !”

Bundan sonrası hep inişti. :) Bulunduğumuz yerden itibaren yaklaşık 1000 m’den 100 m. irtifaya, arada küçük çıkışlar olmak kaydıyla, inecektik. Ama yol oldukça dar ve trafik yoğundu. Dik inişli ilk bölümden sonra Shkumbin Nehri vadisinden devan eden yol çok keyifliydi. Nehir yatağına paralel olması sebebiyle bol kıvrımlı olan yol zaman zaman demiryolu ile kesişiyordu. Tabi hemzemin olarak değil. Yüksek köprü ve viyadük geçişleriyle etkileyici manzaralar ardarda geliyordu.

“Lavazh”… Bu yazıyı, levhayı, tabelayı, Arnavutluk’a girdiğimiz ilk andan İşkodra sonrası çıkışımıza, ilk kilometreden son kilometreye kadar her yerde gördük, görmeye alıştık, görmeyince de eksikliğini hissettik. “Bu ‘Lavazh’ da ne ola ?” derseniz “Oto yıkama” derim. Makedonya sınırından Arnavuluk’a girdikten sonra inişten itibaren görmeye başladık “Lavazh”ları. Buradakiler suyu bol bulduklarından olsa gerek, hortumun ucunu hafif yukarıya çevirip, suya, eğik atış yaptırarak, tabi suyu da sonsuz akıtarak bekliyorlardı müşterilerini. Ama yan yana, dip dibe, insanda “Hangisine girsem ?” duygusu yaratacak kadar fazla sayıdalardı. Daha sonra trafikteki araç sayısı görünce ihtiyaç olduğunu düşünsek bile yine de ülkenin bir sınır kapısından girip diğerinden çıkana kadar en çok göreceniz şeyin “Lavazh” olması da ilginçti. Bir de “Gomisteri” var ki ilk duyduğumda şiveli söylenen bir kelime sanmıştım ama sonunda Gökalp’le “lastikçi” olduğuna kanaat getirdik.

Genelde Avrupa ülkelerinde yollarda görülen araçlar, o ülkede üretilen ya da eski veya şimdiki siyasi ya da ekonomik yakınlıkların sonucunda belirli markalara yoğunlaşmış şekilde gösteriyordu kendini. Fransız arabaları, Alman arabaları, ispanya’da Seat, Çekya’da (ilk defa kullandım. :) ) Skoda, Türkiye’de Tofaş, Fiat, Renault vb. Arnavutluk’ta (bildiğim kadarıyla) bir araç üretimi olmaması ve daha sonra öğrendiğimiz şekliyle Avrupa ülkelerine göçler sonucunda o kadar farklı marka ve modelde araç vardı ki yollarda gerçekten şaşırtıcı şeylerle karşılaşıyorduk. (En son Kosova’da gördüğümüz siyah Londra taksisi ile tavana vurmuştuk.) Her markanın hem çok eski hem de son modelleri yollardaydı. Her ne kadar son modeller de olsa hepsinin bir yerlerinden mutlaka bir ses geliyordu. Mercedes, BMW, Audi ama ya balata ya da triger kayışı gıcırtısı…

Librazhd’dan devam edip Elbasan’a yöneldik. Yemek molamız Elbasan’daydı ve doğal olarak yiyeceğimiz şey de “Elbasan Tava”olacaktı. Bu yemeğin adını ilk duyduğumda “El” ve “Basmak” kelimeleriyle ilgili olduğunu düşünmüştüm. Uzun bir süre böyle düşünmeye devam ettim. Ta ki Arnavutluk’ta bu isimde bir şehir olduğunu ve bu yemeğin de buralara ait bir yemek olduğu öğrenene kadar. Yemek molamız 90. Km.’de olunca, yorgunluk ve enerji azlığı da had safhaya çıkmıştı. Sonunda Elbasan’a varabildik ve hemen şehrin merkezine yöneldik. Uzun ve geniş bir cadde vardı merkezde ve bu caddenin kenarına dizilmiş sıra sıra kafeler. Ama bir restoran yoktu görünürde. Klasik olduğu üzere, yoldan birini çevirip soralım dedik. Genç bir arkadaşın yanında durup merhabalaştık. Bisikletli olunca klasik olarak mevzu nereden geldiğimiz ve nereye gittiğimize geldi. Türk olduğumuzu öğrenince de o an Fransa’da  devam etmekte olan Avrupa Kupası maçlarına... Arnavutluk, 2016’da ilk kez Avrupa kupasına katılıyordu ve dün geceki maçta da Romanya’yı 1-0 yenerek ilk galibiyetlerini almışlardı. Bayram olmuş Arnavutluk’ta. Gece de bu yolda parti verilmiş. Yol sorduğumuz genç arkadaş da golü atan futbolcunun arkadaşı olduğundan ve beraber futbol oynadıklarından bahsetti. Nihayet konu yemeğe gelebilmişti. Kendisine yemek ve özellikle “Elbasan Tava” yemek için yer sorduğumuzda önce bir yer tarif etmeye çalıştı ama sonra “Ben size yerini göstereyim.” deyip bizimle yürümeye başladı. Yaklaşık 500 m. cadde üzerinde yürüdükten sonra, çok da muntazam olmayan bir parkın girişinin  yanından içeri uzanan yürüme yolunu işaret etti. Yolun hemen yanından portakal renkli binayı kast ederek orada yiyebileceğimizi söyledi. Kendisine çok teşekkür ederek portakal renkli yapıya yöneldik. Önünden geçsek burası bir restoran (hadi lokanta diyelim) demezdik. Bisikletlerimizi,  dışarıda, ama gözümüzün önünde olacak bir yere kilitleyip içeri girdik. Bildiğimiz bir lokanta formatında ama içeride sahibinden başka kimsenin olmadığı bir yerdi. Masaya oturup direkt “Elbasan tava” dedik adama. Zaten kurt gibi açtık. Masaya su ve salata niyetine bir şeyler geldi. İçecek olarak, genelde Cola Zero içtiğimiz halde, sadece normal Cola bulduk ve onu sipariş ettik. İçinde fazla bir malzemenin olmadığı soğutucu dolapta sadece 2 adet kutu kola bulunuyordu. Onlar da geldikten sonra dolapta başka kola kalmadı. Hani “Birer kola daha.” desek yoktu… Sonunda o büyük an geldi. Elbasan tavalarımız, ki tava ile alakası da yok güveçte, masaya teşrif etti. Kısaca tarif etmek gerekirse Elbasan tava pişirilmiş etin beşamel sos ve kaşarla fırınlanmasından oluşan enfes bir lezzet. Biz de onu mideye indirmek konusunda pek çekingen davranmadık. Yemek bitti. Hesap yine komikti. Toplam 23 Tl. karşılığı bir parayı fazlası ile ödeyip caddeye geri döndük. Caddenin yanında boylu boyunca Osmanlı döneminden kalma bir kale duvarı uzanıyordu. Kale oldukça iyi korunmuş bir haldeydi.

Elbasan’dan bir an önce çıkıp yola devam etmemiz gerekiyordu çünkü artık öğleden sonranın akşama dönen saatlerindeydik ve önümüzde 60 km.lik bir yol vardı Tiran’a kadar. Ve meşhur Elbasan-Tiran yolu… MapMyRide’daki yol profili 13 km.lik bir 2. kategori bir tırmanış olduğunu gösteriyordu. Daha önceki turların yazılarından ve internetteki ilgili yazılardan okuduğum kadarıyla Elbasan-Tiran yolu, dar olması ve yoğun trafiğinden dolayı tehlikeli yollar sıralamasında üst sıralarda yer alıyordu. Ve yine okuduğum kadarıyla, yakın zamanda Elbasan-Tiran arasında bir otoyol hizmete girmişti. Ben de gözümü bu yola dikmiştim açıkçası. Otoyolun kenarındaki emniyet şeridinin olması bile bize “emniyet” sağlayabilirdi. Şimdiye kadarki yolun dar ve yoğun halini, kenarında en ufak boşlukların olmadığını görünce, daha da yoğun olması çok muhtemel yol için alternatifleri değerlendirmeye çalışıyordum. Tabi ki polis, otoyol gişesi vb. faktörler bu yolu kullanmamıza engel olacaktı ama “güvenlik ve az yokuş” mu  yoksa “yoğun trafik” mi deyince ilki ağır basıyordu.

Elbasan’dan çıktık. Tiran levhası istikametine devam ettik. Etrafa baka baka otoyol girişini bulmaya çalışıyorduk. Bu arayış fazla sürmedi. Klasik bir otoban yeşili ile gösterilen Tiran istikametine girince pedalları daha da güçlü basmaya başladık. Otobana girdiğimiz andan itibaren de yol tırmanmaya başladı. “Hani burası daha az eğimli olacaktı ?” diye düşünürken bulduk kendimiz. Bir yandan da “Şimdi başımızda bir polis bitiverirse.” diye ürke ürke devam ediyorduk yola. Hava kapatıp yağmur atıştırmaya başladı. Yağmurlukları giydik. Çok fazla mola vermeden bir an önce gidelim istiyordum hep bir polis beklentisi içinde olarak. Ama “En fazla geri döndürürler” diye düşünüyordum. Polise dert anlatma kısmını biraz hafife alıyordum doğrusu. Daha önce yaptığım yol incelemesinden bu yolun devamında bir tünel olduğunu biliyordum. Aklımdan da “Tünele girersek artık bizi geri döndürmezler. Devam ettirirler.” diye geçiriyordum. Böyle böyle tünele vardık. Tünele girince, doğrusu rahatladım. Tünel içindeki geniş bir alanda mola amaçlı durduk. Mola süresi, biraz da tünele girmenin verdiği rahatlıkla biraz uzadı. Tam bu sırada, otobanlardaki tünellerde bulunan ve acil durumda kullanılmak üzere belirli aralıklarla yerleştirilen telefonlardan en yakınımızda olan biri çalmaya başladı. Önce pek anlam veremedim ama sonra, o ana kadarki “Ulan bizi ne zaman sobeleyecekler acaba ?” düşüncesiyle bizimle ilgili olduğunu düşündüm. Ama hiç kimse “Beyefendi telefon size” ya da “Şu telefona bakar mısın ?” demediği için açmadım. :) Ama kıllanmadım da değil hani. “Gökalp’e dönüp, “Hadi ufak ufak yola düşelim.” dedim. Tünelin uzunluğu 2.750 m. civarındaydı. Biz de sanırım ortalarındaydık. Birden yanımda bir pick up durdu. Polis arabası olmadığı belliydi. Sanırım karayollarına ait bir araçtı. Adam bize doğru bakıyordu ama bir şey söylemiyordu. Tavrından “Oğlum siz n’aapıyorsunuz ?” dediğini anlayabiliyordum. Ben de “Salağa yatmak” deyiminin doruklarına çıkarak adama İngilizce “Tiran’a gidiyoruz.” dedim. Sanki adam bilmiyordu ama ben böyle en saf halimle söylersem yırtarız diye düşündüm. Gerçekten öyle de oldu. Adam elini kaldırıp “Az öte git.” manasında salladı. Bizden istediği şey tünelin duvarına yakın olan tretuvara çıkmamız, yolu terk etmemizdi. İkiletmeden çıktık tretuvara ve daha yavaş olmak kaydıyla oradan ilerlemeye başladık. Zaten tünel aydınlatmasında da bir sorun yoktu. Normalde az aydınlatılmış tünellerde bunu yapmazdım çünkü orası yekpare bir kaldırımdan ziyade üzerine beton bloklar konmuş bir oluk yapısındaydı. Bazen bu beton blokların kırıldığını veya yerlerinden oynadığını görüyorduk başka tünellerde. Bisikletle, görmeden üzerinde geçmek ciddi yaralanmalara sebep olurdu. Neyse ki burada bir sorun yoktu.

Tünelden çıkış bizim için inişin başlangıcı demekti ama hesap etmediğim bir durum vardı. Tünelden sonra yol kısa sürede eski yollar birleşiyordu. Yani otobanın gerisi henüz yapım aşamasındaydı. Eski yola birleşmiş olsak da inişte olduğumuz için bir problem olmadan ilerledik. Yol artık düz bir şekilde Tiran’a yaklaşıyordu. Haritadan konum kontrolleri yapa yapa Tiran’ın kenar mahallelerinden merkezine doğru yöneldik. İşlek caddelerden birinde ilerlerken yol sorduğumuz iki bisikletli gençle “Türküz, doğruyuz, turdayız.” minvalinde konuştuk. Onlar da Türkiye’ye doğru tur yapmak istiyorlarmış. Hedefleri İzmir’di. Tur ve bisiklet muhabbeti koyulaşınca isimlerini de öğrendik : Ervin ve Lendi. Genç görünüyorlardı ama aslında okul bitmiş iş hayatındalardı. Biri sürekli ben 32 yaşındayım deme ihtiyacı hissetti bize. Kendisini genç gördüğümüz anlayınca. :)

Bize bisikletle eşlik ettiler ve Tiran’ın merkezinde, Avrupa kupası için hazırlanmış fan zone’e götürdüler. Fotoğraf ve maç sohbetleri sonrası kalacak yer konusunu da kendilerine danıştık. Sağ olsunlar ekonomik olarak bize uyacak bir yeri düşünüp bizimle birlikte oraya kadar geldiler. Bizi götürdükleri yer otel-hostel karışımı güzel ve konforlu bir yerdi. Fiyatı da uygundu. Kahvaltı da dahil. :) Zaten kahvaltıda çay olduğunu öğrenince olay bitmişti. Ervin ve Lendi’ye çok teşekkür edip onlarla vedalaştık.

Bisikletleri koyabileceğimiz kapalı garajı bulmamız biraz zaman aldı. Gözümüzün önündeki garaj girişini bulamadığımız için resepsiyonda görevli kız gelip eliyle önünde durduğumuz kapıyı gösterdi. Biraz mahcup da olsak buranı yabancısı olmamız kurtardı bizi. Ya da biz öyle sandık. Odaya girip duş faslını tamamladıktan sonra dışarı çıkıp biraz dolaşalım dedik. İskender Bey anıtının olduğu meydana doğru yürüdük. Savaş tarihi müzesinin önünde fotoğraf çektirdik gece vakti. Meydandaki Ethem Bey cami ve yanındaki saat kulesi de heybetli görünüyordu. Dev M&M’lerin tavana asılmış gibi göründüğü anıt da görülmeye değerdi. Yemek faslı da bu arada hal olmuştu. Aç da değildik. Tam uyunacak zamandı. 150 km.yi de devirmiştik ki bu da ayrıca yeterince iyi bir bahaneydi yatıp uyumak için.

3.gün : Ohrid- Elbasan-Tiran

Mesafe :151 km
Yolda geçen süre : 08:48 saat
Ortalama Hız : 15.76 km/s
Maksimum Hız : 52.11km/s

Ortalama Eğim – Çıkış : %3

Maksimum Eğim – Çıkış : %9
Ortalama Eğim – İniş : %-3

Maksimum Eğim – İniş : %-11

 

 

4. Gün : Tiran – İşkodra

Kahvaltıda ilk tabağa konulan şey kruasan olunca hayal kırıklığına uğradım. Çay da sallama çaydı. Sallama çay-kruasan ikilisiyle geçiştireceğiz kahvaltıyı derken geriden gelen tabak içeriği gözümüzü doyurup midemizi şenlendirecekti. Çünkü beyaz peynirden domatese tüm kahvaltı unsurları dahil edilmişti tabağa. Yumulup karnımızı doyurduktan sonra yola koyulduk.

Bugünkü etap düz profilliydi. Tiran’ın merkezinden İşkodra istikametine ana yola çıkana kadar yoğun trafiğe dikkat ede ede devam ettik. Şehir dışına çıktığımızı düşündüğümüz yerlerde bile yoğun trafik bize eşlik ediyordu. Dibimizden kamyonlar, arabalar, otobüsler geçiyordu ama trafikte kendimizi güvensiz hissetmiyorduk. Yol genel olarak keyifsiz bir karakterle ilerliyordu. Denize paralel olduğunu biliyorduk yolun ama görme fırsatı olmuyordu. Adriyatik’i görmek için ertesi günü beklememiz gerekecekti.

Yolda verdiğimiz kısa mola sonrası devam ettik. Benzinlikte durduğumuzda Gökalp eldivenlerini düşürdüğünü fark etti. Geri dönüp geldiğimiz yolu kontrol etti. Tabi bagaj heybesini de bırakarak… Çok geçmeden Gökalp’i ufukta gördüm. Keyifli görünüyordu. Eldivenlerini yol kenarında bulmuştu. Yeni masraf çıkarmadan yola devam edebildik. :)

Yol kenarındaki bir çok satıcıdan rahatça durabileceğimiz bir birinde, bir manavda, yiyecekler al beni diyordu. Kiraz alıp yıkadık ve bir kısmını yedik. Manavın Atatürk’e benzerliği dikkatimi çekti. Biraz daha yaşlı ve şişman olsa da benzetmiştim işte. Adam da Makedonyalı’ymış zaten. “İşte” dedim. “Kaynak aynı.” Tabi diller uyuşmasa da muhabbet oluşuyor bir şekilde. :)

Yemek molası, yoldaki ana duraklardan Lezhe’ye kalmıştı. Şehrin merkezine girdik. Yol üstünde salaş bir lokantada durduk. İn cin top oynayan bir caddede bir aile işletmesiydi. Ailenin annesi yemekleri yapmış kızı da servis yapıyordu. Karnımızı doyurduktan sonra ayrılıp İşkodra yoluna devam ettik. Çıkarken Drini nehrinin üzerindeki  köprüde fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmedik.

Yol kenarı yine “Lavazh” larla doluydu. Bazısı işlevsiz olsa da varlardı bir şekilde o kenarında. İşkodra’ya yaklaştığımızı çevrenin yeşillenmesinden ve köprülerden anlamaya başlamıştık. Çünkü İşkodra geniş sulak koruma alanlarının ortasına konuşlanmıştı. Kısaca düzlüğün ortasına… Tiran’da otelde resepsiyonda görevli kız bize İşkodra hakkında bilgi verirken “Aşk ve bisiklet şehri” demişti. Bu düzlük “bisiklet şehri” kısmını destekliyordu ama İşkodra’da kaldığımız sürece “Aşk şehri”ni tecrübe etme şansımız olmadı :) ya da... :)

Şehrin girişinden merkezine uzanan uzun yolda önce tamirciler, zanaat kesimi, sonra da sağlı sollu kahveler, kafeler yer alıyordu. Merkez oldukça geniş bir meydanla ben burasıyım demişti bize. Gecelemek için uygun bir yer ararken birkaç seçeneği eleyip bütçemize uygun bir otelde karar kıldık. Bisikletlerimizi, bisikletler için ayrılmış kısma kilitleyip (açık bir alandı ama otel alanı içindeydi) odaya geçtik ve klasik temizlenme seansından sonra dışarı çıktı. Gökalp’in resepsiyondaki kızla muhabbetinin uzamasıyla dilimize kazandırdığı “İşkodra’da İş-kodra yapmak” deyimi de o sırada ortaya çıktı. :)

Bu akşam Türkiye-Çek Cumhuriyeti (yeni adıyla Çekya) ile 2016 Avrupa eleme grubundaki son ve en önemli maçına çıkıyordu. En iyi üçüncü olarak bir üst tura çıkma hayalimiz bu maça bağlıydı. Tesadüf ki Arnavutlar da bizim maçımızı pür dikkat seyredeceklerdi çünkü onların da üst tur şansı bizim çıkamamamıza bağlıydı. :(  Kendimize hem yemek yiyebileceğimiz hem de maç seyredebileceğimiz bir yer aramaya  başladık. Ana caddenin üzerindeki kafeler, dışarıya, kaldırıma televizyon ya da projeksiyon cihazı kurarak ortamı sağlamışlardı. Biz de bir restorana oturduk televizyona karşı. Yemek siparişi verdik. İşin ilginci konsepti balık olan restoranda balık yemeyip makarna siparişi vermemiz olmuştu.

İlk golü attığımızda sevindik. Bizle birlikte Arnavutlar da seviniyorlardı. Çünkü o an averaj konusunda bir tehdit oluşturmuyorduk onlar için. İlk yarı bitti. İkinci yarıyı cadde üzerindeki kafelerin televizyonlarından açık alanda seyrettik. Ataklarımızda biz seviniyorduk ama aslında yanımızdaki Arnavutlar pek sevinmiyorlardı. Bunu idrak etmemiz biraz zamanımız aldı. :) Dost ve kardeş Arnavut’ların :) bizimle aynı fikirde olmaması, bizim atacağımız ikinci golle dışarıda kalacakları gerçeği bizim de gerilmemize sebep oluyordu. Nihayet 65. Dakikada gol geldi. Biz elimize kolumuza sahip olmakla olamamak arası bir sevinç yaşadık. Adamlar üzüldüler. Biz pek belli etmedik sevincimizi. Gün böylece son erdi. Biz de, Arnavutlarla birlikte, her ikimiz için de önemli bir maçı seyretme tecrübesini yaşamış olduk. Tabi bir gün sonra İtalyanların yenilmesiyle biz de taca çıkmış olacaktık.

Maç sonrası, otele gitmeden önce, İşkodra’nın hareketli sokaklarında ve turistik ortamlarında dolaştık. Tabi birkaç saat önce olsa daha iyi olacaktı. Çünkü bir oradayken in cin top oynuyordu ortalıkta.

 

4. Gün : Tiran - İşkodra

 Mesafe : 97,50 km
Yolda geçen süre : 05:22 saat
Ortalama Hız : 18.13 km/s
Maksimum hız : 40.09 km/s
 

Ortalama Eğim çıkış : %1

Maksimum Eğim çıkış : %4
Ortalama Eğim İniş : %-1

Maksimum Eğim İniş : %-5
 

 

5.Gün : İşkodra – Kotor

Tiran’da hostel fiyatına kaldığımız otelin resepsiyonundaki ablanın yorumuyla “Bisiklet ve aşk şehri” olan İşkodra’dan sabah itibariyle yola revan olduk. Bisikletler ve bisiklet şehrini görmüştük ama aşk şehri kısmı için pek vaktimiz olmamıştı. :)… Ayrıca bugün benim doğum günümdü. 45. yaşımı bitiriyordum bugün. Ve geçen sene olduğu gibi bu sene de yurt dışında olacaktım. Geçen sene ailemle birlikte İtalya gezisi yapmış ve 44. yaşımı dönüşümüzden bir gece önce Milano’da kutlamıştık. Hatta kızım bir sürpriz yapıp bizden ayrıldığı kısa süre içinde küçücük bir pasta alıp gelmişti. Mumu da telefonunun flaşı olmuştu. :)

İşkodra, yarısı Karadağ’a ait olan kocaman bir gölün yanına konuşlanmıştı. Merkezi biraz uzaktı göle ama özellikle Karadağ sınırına doğru giden yol oldukça yakınından geçiyordu. Buna ve Drini nehirleri birleşerek çok büyük bir sulak alan oluşturuyordu. Bu sulak alan doğal rezerv alan olarak ayrılmıştı. Buna nehri, bu sulak alanın içinden geçerek Adriyatik denizine ulaşıyordu. Sulak alanın yanından kıvrıla kıvrıla ilerleyen dar yolun muhteşem bir manzarası vardı. Yol, genel olarak yüksek bir irtifaya çıkmıyordu, özellikle ilk 20 kilometresi bu harika manzarada dümdüz ilerliyordu. Zus, Obliqe ve Muriqan köylerinin içinden geçip sınıra doğru ilerliyorduk. Sınır geçişleri heyecan oluşturuyordu bizde. Tur öncesi edindiğim GoPro çakması Eken H9 aksiyon kameramı her sınır geçişi öncesinde, kapıya kısa bir süre önce çalıştırıyor geçişi tamamlayıp çekimi bitiriyordum. Tabi pasaport kontrolü sırasında da kapamam gerekiyordu. :) Şimdi yine böyle bir geçişe yaklaşıyor ve Balkan turumuzun 3. ülkesine, Karadağ’a geçiş yapıyorduk.

Sınır kapısına yaklaştığımızda büyük bir levhada “Joint Border” yazısı okumuştum ama ne anlama geldiğini Karadağ tarafına geçince anlayacaktık. Sınır geçişleri ise tur boyunca bizim için herhangi bir sorun oluşturmayacaktı. Bisikletli garipler :) genelde hayranlık ve acımayla karışık bir yüz ifadesiyle karşılanıyordu.

Arnavutluk sınır kapısından çıkıp Karadağ sınır kapısına doğru ilerdik. Daha doğrusu biz öyle sandık. Çünkü o geçtiğimiz sınır kapısı Arnavutluk ve Karadağ’ın ortak yani ‘Joint’ sınır kapısıymış. :) “Welcome to Montenegro”yu görünce anladık. İki şeritli düz yolda ama artık Karadağ topraklarında yeşillikler içinde ilerliyor zaman zaman mola verip fotoğraf çekiyorduk. Bir iki molamızda, üzerinde ay yıldız olan ve Türkçe “Rahmetli” ve “El Fatiha” yazılarını kolaylıkla ayırt ettiğimiz mezar taşlarından Müslüman mezarlığının yanında olduğumuzu fark ettik.  Turumuz boyunca farklı ülkelerde Türk ve Müslüman mezarlıklarını görüp Türk izlerini sürecektik.

Ana yol Ulcini’ye doğru gidiyordu ama bizim asıl amacımız kısa yoldan Bar’a varmak ve öğle yemeğimizi yemekti. Bu sebeple ana yoldan ayrıldık. Yol iyice daraldı ama yeşilliğinden hiçbir şey kaybetmedi. 5 km. civarı kendini hissettiren bir yokuştan sonra yüksekten Adriyatik’i gördük. Bu onu ilk görüşümüzdü ve birkaç gün daha bize eşlik edecekti.

Bar’a yaklaşırken aklımıza gelen ve içinde “Bar” geçen tüm esprileri de tükettik. En hafifinden “Bar’a giriyoruz ama damsız alırlar mı acaba ?”:) … Bar’ın merkezine girip yemek yiyebileceğimiz bir yer aradık. Sonunda da uygun bir yer bulup hemen yemek siparişlerini verdik. Açlıktan kırılıyorduk neredeyse. :)

Bar’dan “sarhoş olmadan” :) çıkıp son yılların gözde tatil mekanlarından Budva’ya doğru pedallara kuvvet verdik. Sol yanımızda plajlar ya da yerleşim yerleriyle turistik hava birden yoğunlaşmış ortam Akdeniz’e bağlanmıştı. Yolun ünlü uğrak noktalarından biri de Sveti Stefan’dı. Kıyıya kısa bir geçiş yoluyla bağlanmış ve çevresi surlarla kapalı küçük bir adacık içinde şu an otel olarak kullanılan çok sayıda yapı bulunuyordu. İnternet’te gezmek için girilemediğini, sadece rezervasyonla girilebildiğini okumuştum. Otel yerine restoran rezervasyonu da bu kuralı delmek için kullanılabiliyormuş illa gireceğim diyenler tarafından. Tepeden manzarası oldukça güzeldi. Biz oradayken birkaç tur otobüsü dolusu turist de gelmiş hem Sveti Stefan’ı fotoğraflamış hem de bizi ve bisikletleri epeyce süzmüştü.

Karadağ’ın Adriyatik kıyılarının bu kısmını Bodrum ve çevresine benzetmiştim. Özellikle Budva bende küçük bir Bodrum etkisi yaratmıştı. Ama bizim hedefimiz bu akşam Budva’da değil Kotor’da olmaktı. Bu sebeple Budva’da oyalanmadan yola devam ettik. Bir kez daha içerilere yöneldik ama aslında hedef yine denize ulaşmaktı. Çünkü Kotor’da muhteşem bir körfezin en ucunda yer alıyordu. Kotor’a ilk ayrım, haritada fark ettiğimiz eski yoldu. Biraz tırmanıyordu doğal olarak. Yeni hali ise 1600 m.’lik  bir tünelle Kotor Körfezine bağlanıyordu. Yoğun trafikte güçlü aydınlatmalarımızla geçtik tüneli. Artık akşam saatleri olmuştu ve nihayet Kotor’a varmıştık. İlk dikkatimiz çeken Yüzüklerin Efendisi filmlerine dekor olabilecek şekilde uzanan surlardı. Hem Kotor’un merkezinde bulunan hem de arkasındaki heybetli dağ sırasına uzanan surlar muhteşem bir görüntü oluşturuyordu.

Şehrin merkezine girip hızla kalacak bir yer aramaya koyulduk ama otel fiyatları bu kadar turistik bir ortamda cüzdan yakan cinstendi. Yine “Hostel olsun ama uygun olsun” prensibine dayanıp hostel aramaya koyulduk. Biraz ilerleyip hostel levhası gördük ve oraya ulaştık. İlgili kişiyi bulmamız biraz zamanımız aldı. Hızlı bir cevapla yer olmadığını öğrendiğimizde hayal kırıklığına uğradık. Yer bulamayacağız diye düşünürken hostel master bize merkezde bir yer olduğunu söyleyip tarif etti. “Merkez” dediği yerin o muhteşem surların çevrelediği tarihi şehir olduğu gerçeği bizi çok şaşırttı çünkü dışarıdan içerideki yapılar değil sadece surlar görünüyordu ve biz orayı tarihi bir kale sanıp yanından geçip gitmiştik. Tarihi şehre surların arasındaki dar kapıdan girdiğimizde içeride başka bir dünya olduğunu fark ettik.İçerisi tamamen taştan birkaç katlı yapılar ve kiliselerle doluydu. Tarife uygun iz sürüp hosteli bulduk. İçerideki yetkili görünümlü abiyle konuşabilmek için epeyce beklemek zorunda kaldık çünkü başı tam anlamıyla kalabalıktı. Her yerde gençler ya oturuyor ya da ayakta dikiliyor, ellerinde telefon ya da dizlerinde bilgisayarla ilgileniyorlar bir kısmı da bu hostel master abinin direktiflerine uygun olarak dışarı çıkıyorlardı. Sıra nihayet bize gelene kadar zaten yer bulma ümidimizi yitirmiştik. Laf olsun diye klasik sorularımız sorduk. “Yer var mı ?”, “Kaç para?”, “Bisikletler için kapalı bir yer var mı ?” asıl önemlisi artık birinci ve üçüncü soruların cevapları bizim için daha önemli hale gelmişti. Neyse ki cevaplar olumlu olunca biz de rahatladık. Önce bisikletleri yerine yerleştirmek gerekiyordu ki bunun için hostel master’ın çağırdığı başka bir abiyi bekledik. 15-20 dakika sonra gelen abi önde biz arkada, elimizde de yüklü bisikletlerle taş kaplı sokaklarda biraz zor olsa da ilerledik. Uzun bir yürüyüşten sonra abi, depo kılıklı bir mekanın önünde durdu. Kapıyı açtı. İçerisi gerçekten depoydu. Bisikletleri buraya koyabileceğimizi ve kapıyı kilitleyeceğini bize işaretlerle anlattı. Aslında bisikletlerden bu kadar uzakta olacak olmak pek içimize sinmese de yapacak bir şey yoktu. Heybeleri alıp geri döndük ve acaba nasıl bir yerde kalacağız derken, taş binanın üst katında, iki kişilik bir yatağı olan, aynanın önünde bir şişe şarap bulunan bir odada bulduk kendimizi. Banyo ve tuvalet dışarıda da olsa da oda güzeldi. Etrafta turist abiler yeme içme ve dinlenme aktivitelerini gerçekleştiriyorlardı.

Gökalp odadaki şarap şişesini görünce atladı: “Abi ben bunu alırım.” “Al tabi ki” dedim. O bizimi çünkü. İkramdı. :) Nihayet duş alıp temizlenme işlemlerini tamamladıktan sonra kendimizi Kotor’un tarihi sokaklarına atık. Gerçekten farklı bir atmosferi vardı tarihi şehrin. Yemek için uygun bir yer bulup oturduk. Yemek sonrası Kotor’un tarihi merkezinde turlamaya devam ettik. Şehrin kapısının hemen dışına yerleştirilmiş ve insana kendini küçük bir çocuk gibi hissettiren dev banka oturup birbirimizi fotoğrafladık. Dönüp tatlı bireyler yemek için geç saatte açık bir yer bulduk. Bu sırada küçük bir pasta ile doğum günümü kutlayıp günün anlam ve önemini hatırladıktan sonra zorlukla bulduğumuz hostelimize dönüp ertesi gün için dinlenmeye çekildik.

5. gün :  İşkodra - Kotor

Mesafe : 112.78 km.
Yolda geçen süre : 7:27 saat
Ortalama Hız : 15.13 km/s
Maksimum hız : 53.62 km/s
 

Ortalama eğim çıkış : %3

Maksimum eğim çıkış :%7
Ortalama eğim iniş : %-3

Maksimum eğim iniş :%-9

 

 

6. Gün :  Kotor – Dubrovnik

Sabah kahvaltıyı hostelde hallettikten sonra bisikletleri alabilmek için hostel master’a haber verip bizi dün akşam uzun uzun yürüten arkadaşı beklemeye başladık. Uzun uzun da bekledik :) Sonunda eleman geldi. Bizi bisikletler yerinde duruyor mu diye düşünürken yolu bitirdik. Neyse ki bisikletlerde bir sıkıntı yoktu. :) Yükledik ve sabah sabah Kotor fotoğrafları çektikten sonra yola çıktık.

Kotor körfezi denizden 3 katmanla içeri giren, kabaca 5 bölüme ayrılabilecek ilginç bir coğrafik oluşum. Bu sebeple de Kotor gibi denize oldukça mesafeli olan bir yere bile koca koca Cruise gemileri yanaşabiliyor, bu durum Kotor’a deniz turistlerinin de ulaşmasını sağlıyordu. Turistikliğine turistiklik katıyordu. :) Normal şartlarda yolu kısaltmak için denizi kıyının sol kesiminden takip ederek karşı yakaya geçmek için Lepetane-Kemanary arasında çalışan feribotlara ulaşılabilirdi. Fakat biz yolu uzatıp bu muhteşem körfezin tamamını dolaşacaktık. Bu da 13 km. yerine bu muhteşem doğada 28 Km. yol demekti. Kotor Körfezi’nin bir göl fonu oluşturduğu yol dar ve biraz hareketliydi. Etraftaki tarihi ve turistik yerlerle ilgili levhalar göz alıcı büyüklükte ve bilgi verici özellikteydi. Ülkemizdeki turistik yerlerin levhalarında sadece yer ismi yazar. Orada ne olduğu konusunda levha üzerinde bir bilgi bulamazsınız. Yani, eğer o yerde ne olduğunu bilmiyorsanız o isim sizin için hiçbir şey ifade etmez. Burada ise dikkatimi çeken ve hoşuma giden şey, o kocaman levhalarda hem yerin isminin hem de orada ne olduğuna dair grafikle ve yazıyla bilginin yer alması oldu. Yani bizdeki gibi sadece “Efes” yazmayıp yanında antik kent olduğunu gösteren bir grafikle birlikte “Antik kent”,”M.Ö. 10 Yüzyıl Roma” gibi yazılar da bulunuyordu. Bu bilgilerle insanların ilgisi çekilebilir ve hiç bilmedikleri bir yere gitme kararı alabilirler.

Kotor’un yanı başındaki gibi, iki kıyının birbirine çok yaklaştığı bir noktadan çıkıp saat yönünün tersine devam ediyorduk yola. Karşı dağlar buranın adının neden “Montenegro” olduğunu kanıtlarcasına kara kara ve heybetliydi. Küçük köylerin ve sayfiye evlerinin arasından geçiyorduk Gökalp önde ben arkada. Arada fotoğraf çekmek için durunca mesafemiz açılıyordu. Gölün içindeki iki küçük adanın üzerinde kiliseler yer alıyordu. Kıyıdan teknelerin gidip geldiğini görebiliyordum. Bulunduğum nokta her iki yakaya da yakın olan ilginç bir noktaydı ve ilerledikçe yine uzaklaşacaktık karşı kıyılardan. Risan’ı geçerken aslında büyük bir U çiziyorduk. Yine Gökalp’ten uzakta bir noktadaydım fotoğraf çekmek için. Harekete geçtiğimde, birden önümde arabaları durdurarak trafiği kesen bir bisikletli gördüm. Dağ bisikleti kullanıyordu ve sırt çantası vardı. Merhabalaşıp geçtiğimdeyse trafiği kesmesinin nedenini anladım. Yaklaşık 25-30 kişilik bir grup dağ bisikletleriyle körfez turu yapıyordu. Tam yanlarına geldiğimde de hareket etmeye başlamışlardı. Yanlarından bir bir geçerken bol bol “hello”laşıyorduk karşılıklı. Ben onların neşelerine ortak oldum onlar da benim uzun yol hayallerime :) Tüm grubu geçip devam ettim. Gökalp yoldaki bir ayrım noktasına yakın oldukça kısa menzilli bir mağaranın girişinde mola vermişti. Ben de durdum. Gökalp’e bisikletli gruptan bahsettim. Bahsetmemden kısa bir süre sonra da grubun öncüsü önümüzden geçti. Arkasından da kısa aralıklarla tüm grup… Hepsine tekrar selam verip telefonuma kaydettim geçişlerini. İçlerinden biri yolda onları geçmeme atıfta bulunarak “Bak biz de seni geçtik” dedi. Harika bir anı olmuştu bizim için. :)

Küçücük mağaranın bulunduğu noktadaki ayrımdan yol dik bir yokuşla yukarıya çıkıyor ve Niksiç istikametine gidiyordu. Yukarıdaki yolu gözümle takip ettiğimde bir de tünele girdiğini gördüm. Eminim harika bir manzarası vardı ama biz göl, pardon deniz :) seviyesinden devam ederek Karadağ’dan çıkıp Hırvatistan’a, Dubrovnik’e doğru sürecektik demir atlarımızı :) Yine büyük bir U çizip bu sefer güney doğuya doğru döndük. Bundan sonraki dönüş ise bildiğimiz 90 derece ile sağa doğru olacak ve Kotor Körfezi’ne girişi oluşturan boğaz kıyısından devam edecektik. Feribot limanını geçerken karşı kıyıya baktık buradan da geçebilirdik ama diye ama biz çok daha iyisini yapmıştık. Harika bir körfezi dolaşmıştık. Yemek zamanı Herceg Novi’de olmak için pedallara asıldık. Yemek sonrasında içerilere giren yol sınıra kadar yine yükseldi. Gökalp’e “Yine tepeye kurmuşlar sınır kapılarını.” dedim. Bu sözün sebebi, Gürcistan turundan dönerken Türkgözü sınır kapısından Türkiye’ye girmek için epeyce yokuş tırmanmamız olmuştu. Bundan sonra da birçok sınır kapısını tepelerde bulacaktık. “Montenegro Goodbye” yazan levha bize bu küçük ve güzel ülkeye veda ettiğimizi hatırlatıyordu. Kısa bir süre kalmış ama çok beğenmiştik. Bisikletli ya da bisikletsiz tekrar gelmeyi ve diğer şehirlerini de görmeyi hayal ederek ayrıldık.

Hırvatistan sınır girişi, bir Avrupa birliği ülkesi olduğu için, bize daha ciddi bir sınır kontrolü olacağı izlenimini vermişti. Her yerde “EU” ibareli levhalar, güvenlik… Tabi burada “Joint” bir durum yoktu. Yani herkesin kapısı kendine… Hırvatların pasaport kontrolünde, Yunanistan’dan Makedonya’ya geçerken hariç, Schengen vizesi ilk defa gerekiyordu. Gökalp’te yeşil bende de vize olduğu için  geçişte bir sorun yoktu. Genelde sınır kapılarında arabalar kuyruk oluşturuyordu. Biz onların yanından geçip öne ya da uygun bir gişeye giriyorduk. Burada da motorcu abilerimiz bize yol veriyorlardı. Zaten Dalmaçya kıyıları bisiklet ve motorla turlayanlar cennetiydi. Kıyılar harika, kamp yerleri harika, yollar harika, trafikte bisikletlilere saygı da harika. :)

Hırvatistan toprağına girmiştik ama aslında Dubrovnik’in içinde bulunduğu bu kısmın ana ülke topraklarından ayrıydı. Sanki bir ada gibi çevresi Karadağ ve Bosna Hersek’le çevrilmişti. Ana ülke topraklarına geçmek için Bosna Hersek’ten geçmeniz gerekiyordu ki biz de geçecektik. :) Yol Dubrovnik Havaalanı’nın yanından geçiyordu. Sonunda da Adriyatik sahiline ulaşıyordu ki manzaralar da muhteşemdi öğleden sonranın akşama bağlandığı saatlerde. İnişler ve çıkışlar da arka arkayaydı. Yol denizi yukarıdan görüyordu ve biz her dönemeçte Dubrovnik’i uzaktan da olsa görmeyi hayal ediyorduk. Ama ne yazık ki göremiyorduk. :) Yine tırmanıyor yine iniyorduk kısa kısa… Artık iniş dediğimiz bir noktada Gökalp bana “Abi önden buyur.” dedi. Ben “Haydi bakalım” deyip inişe geçme hayalindeyken yokuşu görüp “Hay Allah!” dedim. “Bir tane daha…” ama aklımdan da Gökalp’i geçirdim. İniş beklerken yokuş çıkınca sinir basmıştır kendisini… Hem de bu kadar hazırlanmışken… Tepeye tırmandığımda arkama baktım. Gökalp’i göremeyince de yolun deniz tarafındaki park alanında durdum. Bir amca elindeki levhayı gösterip kalacak yer arayıp aramadığı sordu. Hayır dedim. Beklemeye başladım. Sonra park alanındaki duvarın üzerine çıkıp bekledim. Sırtımı dayayıp bekledim. Biraz içim geçti gözlerimi kapadım bekledim. Gökalp’in epey bir vakit geçtiği halde gelmediğini fark ettim. Meraklandım. Bekledim… Bekledim… “Gökalp de aşağıda dinleniyordur.” dedim, bekledim. “İniş beklerken yokuşa sinirlenmiştir.” dedim, bekledim. Tabi telefonla da aradım ama telefon yurtdışına açık olduğu halde şebekeye bağlanmıyordu burada. Bu da ciddi bir sorun oluşturuyordu bize. İletişim kesilmişti Gökalp’le. Bekledim de bekledim ama yoktu görünürde. Elinde levha tutan yaşlı amcaya yarı İngilizce yarı el yordamıyla “Bu taraftan bu taraf biri bisikletli geçti mi ?” diye sordum. Adam “Evet.” dedi. Sonra başka bir bisikletlinin de aksi istikamette gittiğini işaret etti. Yanlışlık olmasın diye tarif ettim. Arkada çantası var dedim. Adam arkada tek çantası olan bu tarafa iki çantası olan bu tarafa gitti deyince hışımla bisiklete atlayıp Dubrovnik’e doğru inişe başladım. Yolun manzarası ve Dubrovnik’in tarihi merkezi muhteşem görünüyordu yukarıdan ama bende bunları görecek göz yoktu şu an. Tek derdim merkeze ulaşmak ve orada bir şekilde Gökalp’le buluşmaktı. Game Of Thrones dizisine mekanlık yapan merkezdeki kale-şehir Kotor’dakinden bile ihtişamlıydı. Trafik de bir o kadar yoğun… Ama tek derdim merkeze ulaşmaktı ve ulaştım ama görünürde bir bisikletli yoktu. Dolayısıyla Gökalp de… Çevreme bakıp ne yapabileceğimi düşünürken bisikleti koyabileceğim uygun ve merkezi bir yer bulup çevreyi gözlemlemeye başladım. Bir yandan da “İnternet bulabilirsen belki Gökalp’e ulaşırım. O da gelip bir yerden internete girmiş olabilir.” diye düşünüyordum. Bu emelime ulaşmama merkezdeki kafenin bayan garsonu yardımcı oldu ve kafenin internetine bağlandım. Ama Gökalp’e sadece not bırakabildim. Görünürde yoktu. Zamana epeyce ilerlemiş ve artık Gökalp’i bulma umudumu kaybetmeye başlamıştım. B Planı olarak kalacak bir yer bulup ilerleyen saatlerde ya da ertesi gün Gökalp’le buluşabileceğimi düşünmeye başlamıştım. Tüm senaryolarım Gökalp’in beni geçtiği ve merkeze geldiği üzerineydi ama oradan ayrılmadan son kurşunumu atıp geriye dönmeyi ve yolu kontrol etmeye karar verdim. Aklıma kötü bir şey getirmiyordum. Sadece buluşamıyorduk.

Bisikleti merkezdeki kafenin yakınına, yardımsever garson hanımefendiye de haber vererek bıraktım. Karşı sıradaki taksilerden ilkine binip geriye doğru gitmek istediğimi söyledim şoföre. Ve bir bisikletli aradığımı… Şehir merkezinde yollar genelde tek yöndü. Geriye dönmek bu anlamda geldiğiniz süreden daha uzun sürüyordu. Yukarıya doru çıkıp anayoldan önceki kırmızı ışıkta beklerken bir bisikletlinin aşağıya doğru indiğini fark ettim. Ve fark ettim ki o Gökalp’ti. İşte o an gerçekten çok sevindim ve çok rahatladım. Taksiciye aradığım kişiyi bulduğumu söyledim ve takip etmesini istedim. Fakat ters istikametteydik. Geriye dönmek biraz zaman kaybettirdi. Neyse ki taksici çabuk davranıp döndü. Ben de bir kavşakta kafamı camdan çıkarıp Gökalp’e seslendim. Sesimi duyup beni fark edince durdu. Sonunda kendisine ulaştık. Merkezde beklemesini söyledim. Sonra merkezde benim bisikletin yanında bir araya gelebildik. Birbirimizi kaybedeli uzun bir zaman olmuştu. Tabi başına ne geldiğini de o anda öğrenmiş oldum. Benim onu geçip iniş yerine yokuş gördüğüm ve pedallara asıldığım yerde zincir (janta doğru) atmış ve pedala kuvvet verince de jantı 4 telini kırmış. O halde, ben de yokken, daha da beter bir hale getirmemek için bisiklete de binmemiş. Kırık telleri de çıkaramamış ve yoldan geçenlerden yardım istemiş. Hatta bunun için bir naylon torbayı düz hale getirip üzerine zincirdeki yağla “Help” yazmış. Sonunda da bisiklete atlayıp olabildiğince merkeze gelmeye karar vermiş. Allah’tan teller usturuplu kırılmış da hareket edebilmiş. Tabi o benim niye geri dönmediğimi merak etmiş. Ben de ona ne olduğunu merak ettim. İkimiz de kendi yaşadıklarımız anlattık. Sonra da günlük derdimizle baş başa kaldık. “Nerede kalacağız ?” Etrafa sorduk. Bizi tarihi kısmın dışındaki semtlere yönlendirdiler. Gece vakti telefonumdaki Citymaps2go uygulamasının offline Dubrovnik haritasından konumumuzu kontrol ettik. Gecenin o vaktinde Lapad bölgesinde bir iki oteli denedik ama kapı duvardı. Hatta birinin içine girip insan aradım ama ilgili kimseyi bulamadım. Sonunda ana caddenin üzerinde bir apart bulduk ve sahibi olan Nina ile anlaştık. Kendisi çok yardımsever bir hanımdı. Dubrovnik’te 2 gece kalma planımız vardı.  Ertesi günü de burada geçirecektik ama bu akşam için planlayabileceğimiz hiçbir aktiviteye zaman kalmamıştı. Sadece karnımızı doyurabilecektik. Duş ve yemek, uyku öncesi halletmemiz gereken işlerdi ama asıl benim kafamı meşgul eden, eğer Gökalp’le buluşamasaydık o gecenin nasıl geçeceğiydi? Ertesi güne önemli bir işimiz vardı. Jant tellerinin tamir edilmesi… Bu kadar büyük bir şehirde bisiklet tamircisi bulabileceğimiz düşüncesiyle geceyi sonlandırdık. Ama bu, düşündüğümüz kadar kolay olmayacaktı. :)

6. Gün : Kotor-Dubrovnik

Mesafe : 97.98 km.
Yolda geçen süre : 6:42 saat
Ortalama hız :  14.59 km/s
Maksimum hız : 49.61 km/s

Ortalama eğim çıkış : %4

Maksimum eğim çıkış : %10
Ortalama eğim iniş : %-3

Maksimum eğim iniş : %-13
 

 

 

6.       Gün : Dubrovnik – “Babin Kuk Allah belanı versin.” :)

Sabah kaldığımız aparta yakın bir büfeden sandviçleri alıp kahvaltı olayımızı hızlıca hallettik. Jant tellerini tamir ettikten sonra günümüzü Dubrovnik’i gezmeye ayırmayı düşünüyorduk. Hatta fırsat olursa denize de girebilirdik. Ev sahibemiz Nina’ya elimizdeki jantı -ki üstünde lastik de vardı- gösterip bisiklet tamircisine ihtiyacımız olduğunu söyledik. Aslında bir gece önceden de sormuştuk ve o da çocuklarına soracağını söylemişti ama tekrar hatırlattık. O da bir “vulkanizer” den bahsetti. Benim bildiğim bu “vulkanizer” lastik tamircisiydi. Bir iki levha da görmüştüm. Nina’ya jant ve tellerini gösterip problemin lastikte olmadığını söyledik ama o kadar detayı bilmemesi normaldi.

Gökalp’le birlikte, elimizde arka jantla yürüyüşe başladık Nina’nın bizi yönlendirdiği istikamete doğru. Hava, sabah 09:00 civarı da olsa sıcak olacağını hissettiriyordu. İlk durağımız olan “vulkanizer” bildiğimiz lastikçinin hallicesiydi. Elimizde bisiklet jantıyla girip bisiklet tamircisi sorduğumuzda önce yüzümüze anlamsız anlamsız baktılar, sonra da, “Bilmiyoruz” anlamında bir işaret yapıp yolun devamını gösterdiler. Bu, bizdeki “Ben bilmiyorum. İleride sor.” demekti. İlerledik, sorduk.

Dediler : “Vulkanizer” mi lazım ?.

 “No vulkanizer !”. “Biz bisiklet tamircisi arıyoruz.”

Bu sekansı birkaç kez yaşadıktan ve tüm bu süre zarfında jant elde yürüdükten sonra… Yine bir “Vulkanizer”daki bir hatunun gözleri bize daha anlamlı baktı. “Ben biliyorum. Babin Kuk’ta bir tane bisiklet tamircisi var.” “Hah işte ondan. :) Hay ağzını öpeyim.” Öpmedik tabi. :) Çok sevindik. CityMaps2Go’daki haritadan  Babin Kuk’u bulduk. Biraz mesafeliydi ama herhangi bir araca binmeyi düşünmeden, elde jantla yürümeye başladık. Güneş artık iyice tepeye çıkmıştı. Ve yolumuzda gölge oluşturan bir şey de yoktu. Yolda, artık yerleşim yerlerini de geride bırakır şekilde yürüyorduk. Nereye gittiğimizi ve isteğimiz şeyi bulup bulamayacağımızı bilmiyorduk ama yürüyorduk. Önce epeyce yokuş yukarı, sonra da aşağı doğru inip çevrede yerleşim yerlerinden ziyade otellerin bulunduğu bir ortama geldik. Bisiklet tamircisi olabilir diye düşündüğümüz yerlere doğru yürüdük ama görünürde pek mümkün görünmüyordu buralarda böyle bir yerin olması. Babin Kuk’ta bir o tarafa bir bu tarafa yürüyüp görebildiğimiz az sayıda kişiye elde jantla bisiklet tamircisi sorduk. Yine bir kısım kendiniz bilmezler “Vulkanizer?” diyecek oldu. Ağızlarına vuracak kürek bulmadık. :) Ve sonunda pes ettik. :) Dedik “Böyle olmayacak. Geriye merkeze dönelim.” Bir durak ve önünde de otobüs bulduk ama ne nereye gittiği hakkında bilgimiz vardı ne de bilet. Pes etmenin ileri evresinde dellenip Gökalp’e “Taksiye binelim.” dedim. O yolu tekrar yürümeye ne mecalim var ne de sabrım… Lüks bir otelin girişinin önünde taksi bulup “Merkeze” dedik. Bisiklet tamircisi aradığımızı da söyledik ki biliyorsa direkt oraya gidelim. Taksicinin ağzından bir “Toni” sözü çıktı -ki biz kim olursa olsun yeter ki tamirci olsun modundayız- merkezde bir bisikletçinin önünde durdu epey bir yolculuktan sonra. “Hah! İşte bisikletçi. Tamamdır.” Biz sevinçle indik taksiden. Dükkana girdik ki jilet gibi bir bisikletçi. Trek’leri gördük, component’ları vs. yüzümüz gülmeye başladı. Ama elimizdeki jantı ve kırılan telleri gösterip

 “Tamir ?” dedik. Adam “Tamirci yok.” dedi.

Nasıl yani  ? Bisiklet var. Parçalar var. “Nasıl tamirci yok ?” Bisiklet var. Parçalar var. Tamirci olmaz mı ? Nasıl olmaz ? Niye olmaz ?” feryadımıza tek cevap “Toni” oldu. Ne Toni’si ? Kim bu Toni ? Adam bize, aynı yolu aşağıya doğru yürüdüğümüzde 1 km. kadar aşağıda bir binanın otopark girişini tarif etti. Anlamsız anlamsız bakıp sonra yürüyüşe geçtik. Bir yandan da son kalenin de düşmesi bizi hayal kırıklığına uğrattı. Bahsettiği binanın otopark girişindeki kulübede bir adam vardı. Adama

“Toni” dedik,

“Bisiklet” dedik,

“Tamir” dedik.

Adam hepsine “Yes , Ok” minvalinde şeyler söyledi ama gerisi yoktu.

Anlattığından anladığımız,

Kötü haber : O Toni değildi. Ve Toni burada yoktu.

İyi haber : Ama gelecekti. Gelecekti ama öğleden sonra 2’de gelecekti.

Kötü haber : Şu an saat 11:00’di. Çaresiz bekleyecektik.

Yakındaki bir restoranda yemek yiyelim, zaman geçirelim dedik. Epeyce süründük orada. İnternete da bağlandık. Ama zaman geçmek bilmiyordu. Sonunda saat ikiye yaklaşırken aynı yere tekrar gittik. Otoparktaki kulübede bu sefer bir adam daha vardı. Toni’ydi o. Yaşlıca bir amcaydı. Biz “medet ya Toni” modunda jantı gösterdik. Toni İngilizce’den muaftı. :)

Tamamen işaret diliyle tamiri yapabileceğini söyledi.

“E hadi” dedik.

”Şimdi değil.” dedi.

“Niye ? “ dedik.

“İşte öyle.” dedi. 

“E ne zaman ?” dedik.

“Yarın sabah 09:00’da.” dedi.

“Yarın sabah olmaz. Yarın sabah yola çıkacağız.” dedik.

“Şimdi olmaz. Yarın” dedi. “Nuh” dedi “peygamber” demedi. :)

                 “Nerede ?” diye sorduk.

                “Burada değil. Evde.” dedi.

                “Ev nerede” dedik.

                Adres verdi. Ben haritayı açtım kendisine yerini işaretlettim. Sözleştik, ayrıldık. Tabi bütün bu konuşmalar vücut diliyle gerçekleşti. :)

İşimiz zorunlu olarak ertesi güne kalmıştı. Yarın sabah tamiri halledip devam edecektik yola. Şimdi ise günün geri kalanında Dubrovnik’in keyfini çıkarma zamanıydı. Tabi gün öğleden sonrayı bulmuştu. Çok zaman kaybetmiş ve güneşin altında yürümekten yorulmuştuk. (sanki pedal çevirmek daha az yoruyormuş gibi :) ) Kaldığımız yere geri döndük. Ben, kısa bir süre de olsa denize girmeyi hayal etmiştim. Gökalp odada kalıp dinleneceğini söyleyince ben havlu ve terlikle yakındaki koya yüzmeye gittim. Giderken karşılaştığım Avusturalyalı bir genç kızla aynı yere gittiğimiz anlayınca sohbete başladık. Kızımın da Avusturalya’ya gittiğinden, onun gazeteci oluşu ve İngiltere’de yaşadığından falan… Sonunda bana şu soruyu sordu : “İstanbul güvenli midir ?” Ben de şöyle cevap verdim : “Tabi ki güvenlidir. Aslında her yer güvenlidir.” Ben kıza bu cevabı verdikten 15 gün sonra Atatürk hava limanına bombalı saldırı oldu. Şu an yazımı yazarken düşünüyorum da… Şimdiki cevabım tam tersi olurdu. Hiçbir yer güvenli değildir. :(

Deniz sefam kısa ama keyifliydi. Koyda yüzüp biraz güneş altında keyif yaptım ve döndüm. Gökalp uykusunu almıştı. Duş alıp akşam için hazırlandık. İki gündür pek keyifli zaman geçirememiştik ama artık keyif zamanıydı. Önce birbirimizi, sonra kalacak yeri en sonunda da Toni’yi bulmuştuk. :) Dubrovnik’in etkileyici tarihi şehir merkezine yürüyüp etrafı fotoğrafladık. Tarihi kostümlü askerler turistlere gösteri şeklinde bir nöbet değişimi gerçekleştiriyorlar ve dar sokaklardan trampet çalarak geçiyorlardı. Kendimize fiyakalı bir restoran seçmek için bir iki tur atıp sonra bir meydandaki açık havada bulunan masalardan birine oturduk.  Fiyakalı bir garson nereden geldiğimizi sorunca Türk olduğumuzu ve bisiklet turu yaptığımızı söyledik. Adam önce epeyce şaşırdı. Sonrada gitti bize Türkçe menü getirdi. :) Yemek fiyakasıyla doğru orantılı olarak epeyce tuzluydu ama olsundu. Bu gece böyledi. :) Yemek sonrası şehrin dar sokaklarına dalıp yukarılara çıktık. Etrafın insan kaynadığı yerlerden uzaklaşıp sonra tekrar insanların arasına karıştık. Gezmesi çok keyifliydi dar ara sokaklarda. Gece geç saatlerde yürüyerek geriye döndük. Tüm gün olduğu gibi gece boyu da kendi kendimize “Babin Kuk” deyip arkasına ekliyorduk “Allah belasını versin” :)

 

 

8. Gün : Dubrovnik – Neum

Sabah, yakındaki büfe irisinin sandviçi ile güne başladık.T oni ile sabah 09:00’a sözleşmiştik ve mekanı kaldığımız yere yakın olduğu (ya da biz öyle sandığımız  :) ) için 08:30’da yola düşmüştük. Dünkü formatımızı da koruyorduk. Yani arka jant eldeydi :) Dün Citymaps2go’da Toni’ye işaretlettiğim lokasyona doğru yürümeye başladık. Bir yandan da gözüm haritadaki mavi noktada yani konumumuzdaydı. “Buradan sağa”, “Şuradan sola” diye diye sokaklardan sokaklara geçiyorduk ama lokasyonu bulamıyorduk. Harita bir yere kadardı. Yoldaki mekanlara sormaya başladık. Ama hani “Kime sorsan gösterir.” derler ya… Göstermiyordu… Kime sorsak bilmiyordu… “İki dakikada gideriz.” dediğimiz yere bir türlü varamadık. Yolda yaşlıca bir amcaya son bir takatla “Toni” dedik. Elini kaldırıp sokağın köşesini gösterince yarım saattir çevresinde dönüp durduğumuzu anladık. Alçak katlı binaların geniş bahçelerinden birinde, bildiğiniz otoparkın tamamen kapatılmış bir köşesindeydi Toni’nin mekanı… Toni dışarıdaydı. Bir baba oğulun bisikletleriyle ilgileniyordu. Bu sırada etrafı incelemeye başladım. Toni her aletinin kendisi yapmıştı. Bisiklet askısı, jant akort aletd… Zaten ortalıkta herhangi bir düzen de yoktu. Her yer her yerde. Muhtemelen her şeyin yerini de sanırım sadece Toni biliyordu. :)

Sıra biz gelince jantı aldı. İnceledi. Elindeki jant telleriyle karşılaştırdı. Uymadığına kanaat getirdi. Kenarda duran eski bisikletlerden birini gözüne kestirdi. Jantını söküp telleri inceledi. “Budur” demiş olmalı ki jantı bisikletten, telleri de janttan söktü. Gökalp’in bisikletine tek tek takıp kendi yaptığı aparatta akordunu yaptı, bize verdi. Tüm bunları yaparken de konuşuyordu ama bizimle değil Fısır fısır kendisiyle konuşuyor, dudakları sürekli bir şeyler söylüyordu. Ne duyuyor ne de anlıyorduk. “Borcumuz ne kadar ?” diye soramadık ama işaretini yaptık. Bizden 15 € para aldı. Tüm bu ince ince çalışmasını karşılığı olarak bu kadar para istemişti ama bizim için önemi Gökalp’in tekrar yola çıkabilecek olmasıydı. Teşekkür edip Dubrovnik’in tek bisiklet tamircisinin mekanından ayrıldık.

Hızlıca kaldığımız yere dönüp bisikletleri hazırladık ve yola çıktık. Ana yola çıkmadan şehrin içinden büyük yolcu gemilerinin yanaştığı liman tarafına yöneldik. Kafamızı kaldırdığımızda Dalmaçya kıyısından kuzeye uzanan anayolu görüyorduk ama ona ulaşmamamız biraz zaman alacaktı. Deniz, Dubrovnik’in hemen çıkışında, bir kama şeklinde içerilere giriyordu. Kıyı yolu burada, tıpkı Kotor Körfezi’ni dolaşır gibi, dar uzun körfezin çevresini dolaşıyordu. Ana yol ise çok estetik bir köprüyle karşı kıyıya ulaşıyordu hemen. Bizim de hedefimiz köprüye ulaşmaktı ama şu an bulunduğumuz noktada yolumuz köprünün altından geçiyordu. Gördüğümüz levhalar bize ileride yolun köprü yoluna bağlanacağını söylüyor olsa da epeyce yol kat ettiğimiz halde yukarıya dönen bir yol göremedik. Yanlış yolda olduğumuzu düşünüp Gökalp’e “Dönelim.” dedim. Geldiğimiz yolu tekrar geçip bu sefer geriye doğru ara yollardan üstteki ana yola ulaşmaya çalıştık. Tabi bunu için kısa ama ciddi eğimli bir yokuşu da geride bırakmamız gerekiyordu. Ana yola vardığımızda solda Dubrovnik şehri altımızda, köprü ise tam karşımızdaydı. Bu sırada sağdan katılan yol, biraz önce çok gittik diye geriye döndüğümüz yolunda biraz daha ilerleseydik gelebilceğimiz yeri gösteriyordu. Boğaz köprüsünü geçiyor edasıyla geçtik köprüden. Durup fotoğraf çekmeyi de unutmadık. :)

Yolun bundan sonrası müthiş Adriyatik manzaraları eşliğinde devam ediyordu. Sol cenahta masmavi deniz manzarası, yarımada veya adalar görünüyordu. Normal planımızda bugün Mostar’a varmayı hedeflemiştik ama tamir işleri günün neredeyse yarısını götürmüştü. Mostar’a varmak da bugünün hedefi olmaktan uzaklaşmıştı. Turun planlamasını yaparken 1 ekstra günümüzün olduğunu ve hava şartları ya da yaşadığımız bisiklet problemleri gibi durumlar için kullanabileceğimizi düşünmüştük. Şu an tam da bu ekstra zamanı kullanma günüydü. Bugünü kısa bir etaba çevirip haritada gördüğümüz ve Bosna Hersek’in Adriyatik kıyısındaki tek yerleşim yeri olan Neum’da konaklamaya karak verdik. Dubrovnik’ten ilerleyip ana yoldan ayrılmazsanız önce Bosna Hersek topraklarına sonra tekrar Hırvatistan topraklarına girerek Hırvatistan’ın diğer şehirlerine ulaşıyorsunuz. Ama Bosna Hersek’e girmeden soldaki yarımadaya yönelirseniz, Neum’un karşı yakasını oluşturan yarımadadan ilerleyip, ileriden feribota binerek Hırvatistan topraklarında kalmaya devam edebilirsiniz. Kısacası İlginç bir coğrafya…

Sınır kapısına gelmiştik. Yeni bir sınır geçişi ile turumuzdaki beşinci ülkeye giriş yapacağımız için heyecanlıydık. Hırvatistan tarafındaki çıkış işlemleri, Avrupa Birliği üyeleri olmaları sebebiyle, yine oldukça ciddiydi. Fakat aynı şeyi Bosna Hersek sınır kapısında görmek mümkün değildi. İlginç olan şu ki, uzaktan bizim geldiğimizi gören Bosna Hersek sınır polisi bize eliyle “Geç” işareti yapıyordu. Şaşırdık. Pasaportumuzu bile görmeye gerek duymadan adam bize içeri buyur etmişti. :)

Gökalp’le birbirimize bakıp hem şaşkınlık hem de keyifle yolumuza devam ettik. Neum, deniz kıyısında küçük bir beldeydi. Bosna Hersek topraklarında olmasına rağmen genel olarak Hırvatların yoğunlukla yaşadığı bir yerdi. Bosna savaşının sonrasında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in girişimleri sayesinde Bosna tarafında kalması sağlanmıştı. Ama genel olarak Hırvat havası devam ediyordu ortamda. Tabi hemen girişte “Neum’duk ne bulduk” esprisini yapmadan da geçmedik. Şanımıza yakışmazdı çünkü. :) Gökalp, “apartments, sober” yazılarına özel önem vermeye başlamıştı kalacak yer konusunda. Genelde rahat ve ucuz konaklama seçenekleri haline gelmişti bizim için bu apart ortamlar. Gözüne kestirdiği bir yere gidip fiyat sordu. Uygun olunca kalmaya karar verdik. Bisikletleri de katımıza çıkarıp yerleştik. Duşumuzu alıp yemek için dışarı çıktık. Şansımıza o akşam Hırvatistan’ın Portekiz’le oynayacağı Avrupa Şampiyonası son 16 turu maçı vardı. İşkodra’da Türkiye’nin maçını seyredebilmiştik. Burada da Hırvatistan’ın maçını seyretme şansımızın olması bizi heyecanlandırmıştı. Özellikle kırmızı beyaz damalı forma ve bayraklarıyla Hırvatların coşkulu maç ortamlarına dahil olabilirsek çok keyifli bir maç seyredebilirdik. Yokuş aşağı yürüyüp küçücük şehir merkezinde kısa bir tur attık. Yemek için uygun bir yer bulduk. Hızla yemek işlerini hallettikten sonra maç seyretmek için uygun bir yer aradık. Yer kırmızı gök beyaz ama damalı kırmızı beyaz bir kafeydi ortam. İçerisi tezahürata da başlamıştı. Kadın, erkek, çocuk kafeyi doldurmuşlar ve dev ekranın önünde, önde çocuklar olacak şekilde sıralanmışlardı. Tabi ellerinde biralarla... Kafenin ilgilisi arkadaşla göz göze gelip yer var mı işareti yaptık. O da var işareti yaptı ve en öndeki çocukları kaldırıp koltukları bize verdi. Çocukların kaldırılmasına üzüldüm ama baktım ki bu durum onların da pek umurlarında değil ve diğerlerinin yanına gitmişler, çok da sorun etmedik. İçecek söyleyip maçı seyretmeye koyulduk. Hırvatlar her pozisyonda coşkuyla tepkilerini dile getiriyorlar ve adeta bir tribün havası estiriyorlardı. Maçın normal süresi 0-0 bitip uzatmalar gitmesi heyecanı daha da arttırdı. Uzatmaların ikinci yarısının sonlarına doğru Portekiz’in attığı gol hayallerin yıkılmasına sebep oldu. O coşkulu kalabalık heyecanını yitirdi. Maçın bitimiyle de günlük hayat, daha doğrusu gece, akışına devam etti. Eğer o maçta Hırvatlar galip gelebilseydi, çok daha keyifli bir gece yaşayabilirdik. Maç sonrası, Hırvatlar yenilince biz de yenilmiş saydık kendimizi ve ertesi günkü uzun etaba hazır olmak için çok geç olmadan yattık.

8.Gün : Dubrovnik – Neum : Neum’duk Ne bulduk :)

Mesafe : 74.75 km.
Yolda geçen süre : 4:42 saat

Ortalama hız : 15.66 km/s
Maksimum hız : 46.10 km/s

Ortalama eğim çıkış : % 3

Maksimum eğim çıkış : % 8
Ortalama eğim iniş : %- 3

Maksimum eğim iniş : % 8
 

 

9. Gün : Neum – Mostar

Sabah kalkıp toparlandık. Kaldığımız aparttan ayrılıp kahvaltı için bir yer aradık. Dün akşam ana yolda bir iki pastane görmüştük. Onlardan birinden poğaça, sandviç vs. alıp uygun bir yerde yiyebiliriz diye düşündük. Nevaleleri alıp yola koyulur koyulmaz Gökalp şerhini koydu : “Abi, şöyle manzaralı bir gölgede yapalım kahvaltıyı.” Bu düşünceyle durabileceğimiz yerler bakmaya başladık. “Burası gölge değil.”, “Burası manzaralı değil.”.  “Burası hem gölge hem de manzaralı ama bisiklet koyacak bir yer yok.” :) Böyle diye diye bir de baktık ki gidona asılı poşetlerle sınır kapısına gelmişiz. :) Kahvaltı yapamadan Bosna Hersek’ten Hırvatistan’a geçecektik. Tabi Hırvatistan girişi yine vize kontrolü vs. yapıldı ama herhangi bir sorun olmadan sınırdan geçtik. Biz Bosna Hersek’e girerken pasaport bile sorulmamasına alışmıştık. En ufak vize kontrolü bile fazla geldi :) Sınırda bisikletli bir grupla karşılaşıp selamlaştık. Bize göre ters yöne gidiyorlardı. Zaten Adriyatik sahilinin en güzel yanlarından biri hem motosikletli hem de bisikletli grup ya da kişilerle sık sık karşılaşmamız oldu.

Sınırı geçip hâlâ kahvaltı yapacak bir yer arıyorduk. Sonunda gölge olan ama asla manzaralı olmayan bir noktada kahvaltılıkları meyve suyu eşliğinde mideye indirdik ve yola devam ettik. Yol giderek yükseliyordu. Denizden de uzaklaşmaya başladı. Artık Adriyatik’e, kısaca denize, veda ediyorduk. Tepeyi aşıp arkaya geçmeye başladığımızda susuzluğumuz da had safhaya ulaşmıştı. Çevredeki yer isimleri oldukça eğlenceliydi. Her birini okuduğumuzda üzerine espri üretiyorduk. Klek, Raba, Duba ve en sonda da Opuzen.  :)

“Suuu, suuu” diye inlerken karşımıza çıktı  Neretva’nın geniş havzası. Adriyatik’e yaklaştığı bu noktadaki geniş sulak alanın en uzak noktası bile bulunduğumuz yükseklikten görülebiliyordu. Sadece, içme suyu olabilecek bir yer görünmüyordu yakınlarda. Opuzen’e kadar gitmemiz gerekti su bulabilmek için. Girişteki bir markette suları takviye ettik. Opuzen’deki yol ayrımıyla birlikte artık Mostar’a kadar giden ve Neretva Vadisi’nden geçen yola da girmiş olduk. Metkoviç, Hırvatistan’daki son yerleşim yeriydi. Dümdüz yolda Bosna Hersek’e tekrar gireceğimiz sınır kapısına doğru ilerlerken yol kenarı levhasında “Hoşgeldiniz” yazıyordu ama biz daha sınır kapısına ulaşmamıştık. Telefondan konumumuzu kontrol ettiğimizde aslında sınır geçmiş olduğumuzu gördük. Sınır kapısı içinse birkaç kilometre daha ilerlememiz gerekiyordu.

Bosna Sınırı’na girerken yine tanıdık bir durumu yaşadık. Bizim geldiğimiz gören Bosna’lı sınır görevlisi eliyle yine “geç” işareti yaptı ve biz yine durmadan sınır geçmiş ve Bosna Hersek’e girmiş olduk. Kısaca Bosna Hersek’e her iki girişimizde de pasaportlarımız kontrol edilmemiş hatta bisikletten bile inmemiştik. :)

Počitelj’ye geldiğimizde yolun üstünde gördüğümüz görkemli kule dikkatimizi çekti. Durup fotoğrafladık. Internet’ten kontrol ettiğimde de bulunduğumuz yerde Şişman İbrahim Paşa Cami olduğunu öğrendim. Neretva’nın yemyeşil vadisinde ilerlerken bulutların toplandığını görüyorduk. Yağmur geliyordu. Nerede yakalanacak ve ne kadar ıslanacaktık ? :) Yağmurun kısa sürede şiddetle yağmaya başlamasıyla dümdüz yolda kendimize sığınacak bir yer aradık. Bulduk da. Yolun kenarında, belli ki bir şeyler satmak amacıyla kullanılan üstü de kapalı boş bir tezgahın  altına sığındık. Sadece iki bisikleti ve Gökalp’le beni alabilecek büyüklükte (veya küçüklükte) bir yerdi. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağmaya başladı. Tek tesellimiz rüzgarın olmaması ve dolayısıyla yağmurun dik bir şekilde yere inmesiydi. Kenarlardan ıslanmıyorduk. Yaklaşık 1 saat orada yağmurun dinmesini bekledik. O kadar sakin bir bekleyişti ki Gökalp büyük bölümünde uyuyordu. Nihayet yağmur dinip tekrar yola çıkarken uyandırdım. Neretva’ya eşlik eder şekilde yola devam ettik. Hava epeyce kapalıydı. Yağmur tehdidi, tepemizde Demokles’in kılıcı gibiydi. :) Nihayet Mostar levhası bize ulaştığımızı müjdeledi. Hızlıca kalacak yerimizi ayarlayıp Mostar Köprüsüne gitmek istiyorduk. Yine bir apart bulduk. Köprüye biraz uzaktı ama fena değildi. Yerleştik, kıyafetleri değiştirdik kaldığımız yerden aldığımız şemsiyelerle Mostar Köprüsü’ne yürümeye başladık. Yağmur yine şiddetini arttırmış yollarda küçük göller oluşmuştu. Önce Neretva’nın kenarına idik. Mostar Köprüsü’nü tüm haşmetiyle görüyorduk nehir seviyesinden. Sonra yukarı çıkıp köprüye çıkan sokağa girdik. Orada küçük bir çarşı oluşmuştu. Arnavut kaldırımı sokağın taşları parlıyordu yağmur altında. Hediyelik eşya satıcılarını ve restoranları pas geçip köprüye ulaşırken heyecanlanmıştık. Yağmur altında köprüdeydik. Bosna savaşı sırasında Hırvat topçusu tarafından yerle bir edilen köprü Türkiye’nin girişimleriyle tekrar Neretva’nın iki yakasını bir araya getirmişti ve biz de o noktadaydık Gökalp’le birlikte. Köprüye çıkan kapının hemen yanında yerdeki bir taşın üzerinden “Don’t forget 1993” yazıyordu. Genel olarak bu coğrafyanın bir çok bölümünde bu savaşın izlerini görüyorduk. Hem insanlarda hem binalarda hem de anıtlarda…

Artık açlığı yatıştırma vakti gelmişti ve soluğu köprüye gelirken gördüğümüz yöresel lezzetler sunan bir restoranda almıştık. Açlık yoğun olduğundan, menüde gözümüze çarpan büyük  porsiyonlu tabaklardan istedik. Garson biraz şaşırarak “Çok mu açsınız ?” diye sordu. “Evet” dedik. “Çok açız.” Bir süre sonra garsonun sorusunun sebebi anlaşıldı. Biz iki ayrı siparişimizle 4-6 kişilik yiyecekler sipariş etmişiz. Karışık içerikte hem et hem kızartma vs. bir sürü şey bir aradaymış. Sonuç olarak bitiremedik tabi. Ama gözümüz doymuştu. :) Kalanı paketletip köprüden karşıya geçtik. Karşı taraf da geldiğimiz taraf gibi çarşıydı. Biraz ilerleyince bir cami ve bahçesinde Türkçe “Demleme çay” yazısını gördük. Yağmur da dinmişti ve havada muhteşem bir koku vardı. Caminin bahçesinde,  muhteşem bir Mostar Köprüsü manzarasında içtik çaylarımızı. Birden bire ezan başladı. Hem bizim bahçesinde olduğumuz camiden hem de çevre camilerden… Vadide çok güzel yankılanıyordu ezan sesleri. Ortamın ambiyansı muhteşemdi.

Çok oyalanmadan kaldığımız yere döndük. Ertesi gün, turun en uzun etaplarından birini geçecektik ve iyice dinlenmeliydik.

 

9.Gün : Neum – Mostar

Mesafe : 76.10 km.
Yolda geen süre : 04:31 saat
Ortalama hız :  16.81 km/s
Maksimum hız : 49.61 km/s

Ortalama eğim çıkış : %2

Maksimum eğim çıkış : %9
Ortalama eğim iniş : %-2

Maksimum eğim iniş :%-7
 

 

10. Gün : Mostar – Saraybosna

 

Sabah açık bir gökyüzü karşıladı bizi. Yolumuz, Adriyatik kıyısından ayrıldığımızdan beri yanyana olduğumuz muhteşem Neretva Nehrinin vadisinde devam ediyordu. Zaman zaman genişleyen zaman zaman daralan vadide sıkıştığımızda imdadımıza tüneller yetişiyor ve bizi bir sonraki genişliğe ulaştırıyordu. Hava kapattığında bir benzinlikte mola veriyorduk ama bilemezdik ki bu benzinlik önümüzdeki 2-3 saat bizi yağmurdan koruyan bir sığınak olacaktı. Hatta doludan… :) Çünkü o şiddetli yağmur kısa sürede doluya çevirmişti ve gözlerimizin inanamayacağı büyüklükte dolu parçalarını görünce “Ya yolda olsaydık ve bu doluya yakalansaydık.” diye düşünmeye başladık. Bir süre sonra tekrar yağmura döndü ve uzun bir süre sonra da dindi ama önümüzde hâlâ uzun kilometreler vardı Saraybona’ya… Toparlanıp yola çıktık. . Yolumuz önce Konjic’e çıktı. Padişah IV. Mehmet’in yaptırdığı köprüyü gördük. Sağ salim ayakta duruyordu o vakitten beri. Korunmuş, bakımlı… Bir de bizdekileri düşününce… Neyse…

Önümüzde 17 Km.lik bir yokuş vardı ve her zamanki gibi eğim giderek artıyordu. Bu yokuşun zirvesinden sonra ise Saraybosna’ya kadar iniş vardı neredeyse… Ama hava kararmaya başlamıştı ve yol otobana bağlandığında ara yollardan gidecektik merkeze. Bu arada Gökalp, bir telin daha kırılmış olduğunu gördü arkajantta. Saraybosna’nı merkezine doğru pedal çevirirken trafiğin son derece hızlı aktığını ve araçların yanımızdan çok hızlı geçtiklerini fark ettik. İlerleyen noktalarda araçlar bize korna çalmaya başladılar. Bizim yoldaki varlığımızdan, yoğun trafiği de göz önüne alırsak, pek memnun değillerdi.  Ama korna konusu beni rahatsız etmişti. Şu ana kadarki yolların hiç birinde böyle taciz eder şekilde çalınmamıştı kornalar. (Arnavutluk’ta bizi korkutmaya çalışan serseri hariç :) ) Ama sonra fark ettik ki o kornalar taciz değil uyarıydı ve bizi kaldırımdaki bisiklet yoluna yönlendirmeye çalışıyorlardı. Kısacası “Yolda ne işiniz var ? Bisiklet yolundan gitsenize.” kornasıydı bunlar. Yolda bir iki tane büyük bisiklet mağazası gördük. “Servis” yazısı görünce de ertesi gün buraya gelmeye karar verdik jant teli tamiri için.

Merkeze vardığımızda yine kalacak yer bulma konusu gündeme gelmişti ama  yol boyu baktığımız yerler, hatta telefondan bulduğumuz yerlerde ya fiyatlar çok pahalı ya da yer yoktu. Gökalp, üzerinde çok büyük harflerle “1993 yetmedi mi ?” tadında bir slogan yazan hostelin kapısından girdi. Gelmesi epey zaman aldı (ki bu konuda bir sabıkamız da vardı :) ama açıkçası pek gözüm tutmamıştı orasını. Biraz daha ilerleyip ara sokakta bir yer bulduk. Gökalp içeri girip bu sefer daha çabuk döndü ve “Abi harika bir yer.” dedi. Fiyat da uygundu bize.  Bisikletleri de yerleştirdik. Odaya yerleşip duş aldık. Geç saat de olsa çıkıp bir şeyler yemek istiyorduk. Apart otelin sahibi zarif bir hanımefendiydi. Wifi’e erişmek istediğimizde bağlanacağımız erişim noktasının adının “Kenan” olduğunu gördük. Ben “Aaa Türk ismi” dedim. Dediğim anda da uyarıyı aldım hanımefendiden. “Hayır Türk ismi değil. Kenan Boşnak ismidir.” Kadının adı da Nermin’miş. Ben de olayı uzatmadan “Türkiye’de de çok var bu isimlerden.” deyip konuyu kapadım. Dışarı çıkıp yakındaki restoranda “Cevapi”lerimizi yedik. O anki açlığımıza tam bir cevap oldu. :)

10. Gün Mostar-Saraybosna

Mesafe : 130 km

Yolda geçen süre : 09:00 saat

Ortalama hız : 14:36 km/s

Maksimum hız : 42.09 km/s

 

Ortalama eğim çıkış : %3

Maksimum eğim çıkış : %10

Ortalama eğim iniş : %-3

Maksimum eğim iniş : %-9

 

11. Gün : Saraybosna – Gorajde

Sabah, gece gelirken gördüğümüz bisikletçilere doğru pedal bastık Gökalp’in dün bir kere daha kırılan arka jant telini onartmak için. Koca koca bisiklet mağazalarında, hem de “servis” yazısı olan bir yerde henüz kimselerin olmadığını olanların da tamirci olmadığını anlayınca moralimiz bozuldu önce. Sonra bir mağazadan aldığımız tarifle nehir boyu pedal basıp arka sokaklardan birinde bir bisiklet dükkanı bulduk. Küçük olmasına rağmen hem satış hem de tamir yapılan bir yerdi. Sahibi iki kişiydi ve ilk izlenimimiz son derece profesyonel çalıştıkları yönündeydi. Bir süre beklememiz gerektiğini söyledi tekeri tamir edecek olanı. Kır saçlarına rağmen fit görüntüleriyle oldukça karizma görünüyorlardı. Tamir sırasında kahvaltı niyetine yakındaki bir büfeden aldığımız atıştırmalıkları bir kenarda yememiz dikkatini çekmişti adamın. Türkiye’den geldiğimizi de bildiği için ve Ramazan’da da olduğumuzdan direkt sordu: ”Ramazan değil mi ? Neden oruç tutmuyorsunuz ?” Adam haklıydı tabi ama bende de cevap hazırdı. “Seferiyiz.”

Tam o sırada küçük bir kız çocuğu geldi babasıyla. Aşırı tatlı bir şey. Bisikletinde küçük bir problem vardı ve tamiri için gelmişti babasıyla. Bisikletin tamiri sırasında dükkanda bulunan ve küçük kız çocuklarının dikkatini çekecek şekilde Barbi’lendirilmiş :) ama kendi bisikletinden hiçbir farkı olmayan bir bisikleti sürdü. Çok keyif aldı. Babasına o bisikleti ne kadar sevdiğini söyledi. En tatlı halindeydi bunu söylerken. Kızımın o yaşlardaki halini hatırladım. Ona da böyle bir bisiklet almışım. Pembeli morlu… Barbi’li :) Hatta bulamamıştık da epeyce aramıştık o modeli. Ne sevinmişti ! Küçük kızın babasıyla göz göze geldim. Adam da kızını kırmak istemiyordu ama bisikletin ne büyüklük ne de şekil olarak hiçbir farkı yoktu kendilerininkinden. Biraz daha büyük olsaydı belki o an alabilirdi babası ileride de biner diye ama büyük de değildi. Adam kızına durumu anlattı. Kızın suratı asıldı. Ağlamaklı bir hal aldı yüzü. Babası istediğini yapmadığı için küsmüştü. Babasıyla yine göz güze geldim. Birbirimize gülümserken aslında istediğini yerine getirememenin burukluğunu da hissediyorduk her ikimizde.

Tamir bittikten sonra yola koyulduk. Yine zaman kaybetmiştik ve hiç oyalanmadan yola çıkmamız gerekiyordu. Bugünkü hedef Visegrad’dı. Saraybosna’nın çıkışından kısa bir süre sonra “Welcome to Republic of Srpska (Sırp Cumhuriyetine hoş geldiniz) ” levhasını gördük. İlk anda Sırbistan sanıp şaşırdım. Hem mesafenin kısalığına hem de sınır kapısı olmamasına… Sonra fark ettik ki aslında bize hoş geldiniz diyen yer Sırbistan değil, Bosna Hersek federasyonu içinde yer alan Sırp Cumhuriyetiydi. Zamanında etnik çatışmaların iç savaşa dönüşmesi, daha sonra ülkelerin ayrılması ve ülkelerin içinde oluşan federasyonlarla halen parça parça olan ülkeler… Hem fiziksel hem de sosyal olarak parça parça…

Yol yemyeşildi. Yeşilin her tonu… Saraybosna’dan itibaren tırmanıyorduk. Giderek de artan bir eğimle. 12. Km civarında yol ikiye ayrıldı. Birisi – ki bu üzerinde olduğumuz anayoldu- Pale üzerinden Gorajde’ye gidiyordu. Diğer ise aslında aynı yola biraz daha yolu uzatarak ama Visegrad’a daha yakın bir noktadan bağlanıyordu. Gökalp’e sordum : “Düz mü sola mı ?” İkiletmeden “Sola abi.” dedi.  “Nasıl olsa gideceğimiz yolun da nasıl olacağını bilmiyoruz. Sola dönelim.” Direkt sola döndük. İlk yerleşim yeri küçük bir köy olan Mokro’ydu. Adını ilginçliği dikkatimizi çekmişti. Yol kıvrıla kıvrıla yükseliyor arada da tünellerle muhteşem bir hale geliyordu. Artık acıkmıştık ve yemek yiyeceğimiz bir yer arıyorduk ama yok pek de ümit vermiyordu bu konuda. 30 km. sonra, tırmanışın sonu diyebileceğimiz bir noktada, yol kenarında bir restoran gördük. Salaş mı salaş… İki tane motosiklet vardı önünde. Bisikletleri uygun yere bırakıp yukarı çıktık. Bir masaya oturduk. Motorcularla selamlaştık. Üzerindeki hiçbir yazıyı okuyamadığımız ya da anlamadığımız menüden bir şeyler seçmemiz gerekiyordu ama biz domuz olmasın yeter modundaydık. “Karışık” diyebileceğimiz bir şeyi işaretle anlatıp beklemeye başladık. Gelen tabakta et, sosis, köfte çeşidinden ızgara vardı. Özellikle et bugüne kadar yediğimiz en lezzetli etlerdendi. (Aslında çok açken yediğimiz her yemek için bunu söyleriz ama… (sonra da bunu söyleriz :) ) )

İnmeye başladık ve yeşil artarak devam etti. Rogatica’ye geldiğimizde yolun tadı birkaç kat arttı. Yol kanyon içinden devam ediyordu ve sürekli olarak tünellerden geçiyordu. Akşam üstünün hafif serinliğiyle yoldan çok keyif aldım. Burasını Yenice-Karabük arasındaki bol tünelli kanyon yoluna benzettim. Oradan da aynı derecede keyif almıştım.

Ana yola ulaştığımızda hava kararmıştı. Visegrad’a kadar 30km. daha yolumuz vardı. Bu da epeyce gecikmek demekti. Gorajde’ye ise 10 km. vardı. Rotayı oraya çevirmeye karar verdik. Gece vakti karanlıkta farlarımızla ilerlerken birden havadan yüzlerce küçük kıvılcım olduğunu gördük. Bu küçük kıvılcımlar aslında ateş böcekleriydi. Muhteşem bir tabloydu gördüğümüz. En son küçüklüğümde görmüştüm ateş böceklerini. Sadece yerdeyken. Burada ise yüzlercesi havadaydı. Muhtemelen böyle bir görüntüyü tekrar görmem oldukça zor olacaktı. Keyfini çıkarıyordum. Yolu tamamlayıp Gorajde’nin merkezine geldiğimizde kalabileceğimiz bir tek otel olduğunu gördük. Bahar Otel. İsminin Türkçe oluşunu yadırgamadık çünkü çevredeki bazı yerlerin, parkların isimleri de Türkçe’ydi. Gün-Gor parkı da Güngören ile Gorajde’nin kardeş şehirler olması sebebiyle isimlendirilmişti.

Otelde sıkı bir pazarlık yapmıştım Gökalp’in öğrenci olmasından yararlanarak. Duş alıp dışarı çıktık ve bir şeyler yemek için sokaklarda turlamaya başladık. Yarın aynı yolu geriye dönüp Visegrad’a doğru devam edecektik.

11. Gün : Saraybosna – Gorajde

Mesafe :  110. 87km.
Yolda geçen süre: 7:20 saat
Ortamala hız : 15.10 km/s
Maksimum hız : 55.12 km/s


Ortalama eğim çıkış : %2

Maksimum eğim çıkış : %9
Ortalama eğim iniş : %-2

Maksimum eğim iniş : %-8
 

12. Gün : Gorajde – Nova Varos

Gorajde’deki otelde kahvaltı yapıp çıktı yola. İlk bölümde, dün gece geldiğimiz yoldan geri dönüp Rogatica ayrımına vardık. Drina Nehri bize eşlik ediyordu. Ayrıma bakıp “Ne yoldu be !” diye geçirdik aklımızdan . Sonra da aslında dün akşam geçmemiz gereken yola devam ettik.  Drina Nehri’nin yanından ilerleyen yol sürekli tünellerden geçiyordu. Muhteşem yola dün bıraktığımız yerden devam ediyorduk sanki. Derin bir vadide kırıla kıvrıla giden yolumuz nihayet Visegrad’a ulaştı. Girişte de Drina (nam-ı diğer Sokullu Mehmet Paşa) köprüsünü karşımızda gördük. Yol kenarında da tanıtım levhalarını… Hemen köprüye yöneldik. Kırık beyaz-açık sarı taşlarıyla yeşilliğin içinde parlıyordu. Fotoğraf çekip köprü taşlarından yapılmış magnetler aldık ve markette yeme içme takviyesi yapıp yola devam ettik. Yolumuz Visegrad’da Drina’nın karşına geçiyor ve 13 km.’lik bir yokuşla 782 m.’ye  kadar çıkıyordu. Ve çıktığı gibi de inmeye başlıyordu. İnişin sonu Rudo sınır kapısıydı. Artık Bosna Hersek’i geride bırakıp  Sırbistan’a giriş yapıyorduk. Sırbistan sınırı da ön yargılarımızı kabartan bir noktaydı tıpkı Arnavutluk gibi. Bu sebeple de biraz gergindik. Türküz diye bir sakatlık çıkmasın derdindeydik. Sınırdaki görevliye pasaportlarımız verdik. Sakin ve sessiz bekliyorduk. Eleman elinde pasaportlarla geldi. Bizde gerginlik had safhada… Sonunda adam önce bana pasaportu uzattı ve ağzından inanamadığımız Türkçe kelimler döküldü: “Aferin Murat.” Sonra da Gökalp’e dönüp : “Gökalp aferin.” Biz gerim gerim gerilirken aferin almıştık Sırp sınır görevlisinden. Ne umup ne bulmuştuk! Sonra da bisikletlere atlayıp bu büyü bozulmadan yolumuza devam ettik. Artık Sırbistan’daydık.

Sınırla beraber nehir boyu ilerliyorduk. Bu ilerleyişimiz Filipoviç beldesine kadar devam etti ve klasik olarak akşam oldu ve yine klasik olarak hedefimize de varamayacağımız belli oldu.  Bugün için asıl hedefimiz Sjenica’ydı ama biz ancak Nova Varoş’a kadar gidebilirdik. Daha gitmemiz gerek bir 40 km. vardı fakat bizim için gecenin köründe Nova Varoş’a varmak bile iyiydi. Tabi bir de yokuş… 17 km.lik bir yokuşla bugünü “zirvede” bırakacaktık. :) Şaka bir yana ciddi uzun ve su konusunda oldukça zayıf, üstüne üstlük trafiği de yoğun olan bir yoldaydık. Yolumuz az kalsa da suyumuz bitmişti ve alacak ya da dolduracak bir yer de yoktu o karanlıkta. Yolun içerisinde bir restoranın levhasını görünce vaha bulmuşa döndük. İçeri girdik. Restorandan su isteyip mataraları doldurduk. Artık suyumuz vardı ama gücümüz kalmamıştı. Zar zor Nova Varoş’a girip kalacak bir yer aramaya koyulduk. Bir apart bulduk ama sahibini bulmamız oldukça uzun sürdü. Sonunda bir hanım teyze çıkageldi de kalabildik orada. Dışarıda çıkıp karnımızı doyurmak için duşu sonraya bıraktık. Açlığı yatıştırıp odaya döndük. Bugün menzile varamamıştık ama en azından kalacak bir yer bulmuştuk.

Mesafe :  110 km.
Yolda geçen süre: 8:00 saat
Ortamala hız : 13,89 km/s
Maksimum hız : 56,62 km/s

Ortala eğim çıkış : %5

Maksimum eğim çıkış : %10

Ortalama eğim iniş : %-3

Maksimum eğim iniş : %-16

 

11 Gorajde Nova Varos.JPG

13. Gün : Nova Varoş – Mitroviçe - 6 km.

 

Mesafe : 136 km. 

Ortalama Hız : 12.70 km/s
Maksimum hız : 56.62 km/s

Ortalama eğim çıkış : %5

Maksimum eğim çıkış : %13
Ortalama eğim iniş :%-3

Maksimum eğim iniş : %-15

13. Gün : Mitroviçe–6 Km – Kaçanik

Mesafe : 11o km.
Yolda geçen süre : 07:30 saat
Ortalama hız : 15.25 km/s
Maksimum hız : 40.09 km/s

Ortalama eğim çıkış : %2

Maksimum eğim çıkış : %7
Ortalama eğim iniş : %-2

Maksimum eğim iniş : %-6
 

13 Mitroviçe-6 -Kacanik.JPG

14.  Gün : Kaçanik – Üsküp

Mesafe : 39.40 km/s
Süre : 2:18 saat
Ortalama hız : 17.01 km/s
Maksimum hız : 47.60 km/s

Ortalama eğim çıkış : %2

Maksimum eğim çıkış : %4
Ortalama eğim iniş : %-2

Maksimum eğim iniş :%-6

14 Kacanik - Üsküp.JPG