Baltıklardan Karadeniz’e : Talin-Odesa Bisiklet turu

Hayalimdeki bisiklete (Tito) kavuştuktan sonra 2017’de yapacağım uzun tur için planlar yapmaya başladım. Nick’imin altında yazdığı gibi “Bütün sene hayal kurup birkaç hafta pedallayan’ biri olduğum için aklımda uzun süredir Baltıklar’dan Karadeniz’e tur yapmak vardı. İki haftalık yıllık iznimin bayram zamanına denk gelmesi ve üç haftaya çıkabilme şansını değerlendirerek tur planını Türkiye’ye kadar uzattım. Aklımda Estonya Talin’den başlayıp eve kadar bisikletle gelmek vardı. Kuzenimle de Kiev’de buluşacak ve yolun devamında beraber pedallayacaktık. Ama bu planın benim için en önemli yeni ve zorlayıcı unsuru bisikletimi (hem de yeni bisikletimi :) ) uçakla taşımak olacaktı. Bugüne kadar bisikletlerimi özel aracımdan başlayarak, metro, otobüs, feribot, vapur vs. her türlü araçla taşımıştım ama hiç uçakla taşımamıştım. Bu turda ilk olacaktı ve bana bu konuda bir çok şey öğretecekti.

Uçakla bisiklet taşımak için önce bileti almak, bilet aldıktan sonra da (THY için) call center’ı arayarak bisiklet için rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Rezervasyon işini hallettikten sonra benim için en önemli konu kutuları taşımak olacaktı. Kutuları diyorum çünkü elimde bisikletim Rusya’dan gelirken içinde olduğu kutu vardı. Bisiklet Sepeti’nden  de bir Giant kutusu edinmiştim. Yeni kutuyu kullanmayı planlıyordum. Evde bisiklet kutulama çalışmaları sırasında fark ettim ki bisikletim Giant kutusuna sığmıyordu. Ve yine fark ettim ki, Giant’ın kutusu bisikletin geldiği Electra kutusundan yaklaşık 5 cm. kısaydı. Bu da ön maşanın kutuya girmemesine sebep oluyordu. Ayrıca gelirken kutuda olmayan, burada taktırdığım çamurluk ve bagaj da kutuya sığma konusunda sıkıntı çıkaracak gibi görünüyordu. Ben de çözümü bisikletin parçalarını 2 ayrı kutuya koymakta buldum. Bisikletin gövdesini Electra kutusuna, ön lastik, ön çamurluk, bagaj, sele ve sele borusuyla sair parçaları Giant kutusuna koydum.

0. Gün :  İstanbul-Talin :

İş arkadaşım ve birçok turumda bana eşlik eden Fatih’ten beni Atatürk Havaalanı’na bırakmasını rica etmiştim. Bu şekilde 2 bisiklet kutusu ile havaalanına ulaşımım çok rahat oldu. Kendisine teşekkür edip kutuları ve diğer çantaları havaalanı arabalarında birine yükledim. Güvenlik kontrolünden geçip THY kontuarına gittim. Kontuardaki görevliye bisiklet götürdüğümü ve rezervasyonum olduğunu söyledim. Diğer çantaları normal bagaj gibi verdim. Görevli, bisikletler için (aslında tek bisiklet ama iki kutu olunca ister istemez iki bisiklet muamelesi gördü. Ben de zaten baştan kabullenmiştim. :) ) bir form verdi. Formda bisikletler için ödenmesi gereken ücret yazıyordu ve farklı bir yere özenmesi gerekiyordu. İki bisiklet için toplan 250 TL’lik (tek bisiklet için 30€) ücreti ödedim. Dönüp kutuları nereye teslim edeceğimi sordum. Bana tam ortada bulunan tekerlekli büyük bir arabayı gösterdiler. Arabada daha önceden konmuş birkaç büyük hacimli yük vardı. Kutuları bu büyük arabanın yanına indirdim. Öylece ortaya bırakmış gibiydim. Uzaklaşırken dönüp dönüp arkama bakıyordum. Sanki biri alıp gidecekmiş gibi tedirgin tedirgin bir süre izledim. Neyse ki çok geçmeden görevliler kutuları almaya geldiler de ben de rahat ettim. Uçağa gidip pencere kenarına oturduğumda yüklenen bagajları görebildiğimi fark ettim. Normal bagajlar yüklendikten sonra en son aşamada büyük hacimli diğer bagajlar ve sonunda da benim bisiklet kutuları yükleniyordu. Baktım, kutuları atıp tutmuyorlar normal bir şekilde taşıyorlardı.  İşte şimdi için rahat etmişti. Talin Havaalanı’nda da böyle taşınırsa sorun kalmayacaktı.

Nitekim herhangi bir sorun çıkmadı. Talin havaalanına indikten sonra kutuları ve diğer çantaları bagaj konveyöründen aldım. Havaalanının taşıma arabalarına yükleyip çıkışa doğru yöneldiğimde görevli kadın polis beni kontrol bölümüne yönlendirdi. İki büyük kutu ve çantalarla çıkan adamı kontrol etmek gerekiyordu sanırım. :) Kutularda ne olduğunu sordular. Bisiklet olduğunu söyledim. Ama iki bisiklet değil aman dikkat. :) İki kutu, bir bisiklet… Kutuları X-Ray cihazına koydum. Kontrol ettiler ve geçtim. Artık bisikletimi birleştirebileceğim uygun bir köşe bulma zamanıydı. Dışarıya çıkmayı hiç düşünmedim bile. Hem yağmurlu hem de soğuktu. O soğukta uzun bir süre bisiklet birleştirmekle uğraşmak istemediğimden kullanılmayan bir stand bulup yanındaki koltuğa konuşlandım. Etrafımı süzüp yavaş yavaş bisiklet parçalarını kutulardan çıkarmaya başladım. Klasik olarak önce ortalığı biraz dağıtıp sonra toplamaya başladım. Uzun ve özenli bir birleştirme çalışmasından sonra bisikletim ayağa kalktı. Çantaları da taktıktan sonra kutuları bırakacak bir yer aradım. Birini, bir mağazadaki görevli kadına sorup kendisinin gösterdiği yere bıraktım. Bir tane daha olduğunu söyleyince pes edip oraya bırakmamı söyledi.

Havaalanından çıktığım ilk anda hem yağmuru hem de soğuğu hissettim. Zaten beklentim de soğuk olacağı  yönündeydi. Bu sebeple hem yağmurluk hem yağmur pantolonu almıştım yanıma. Ayrıca ayakkabı kılıfı ve kask kılıfı  da edinmiştim. Default haritasında Türkiye’de cadde, sokak vs. göstermeyen Garmin buraları sokak sokak gösteriyordu. Rota çizmiştim ama henüz kullanıma yeni alışıyor olduğum için rotayı doğru takip edemedim. Gitmem gereken yönün tam aksine ilerlemeye başladığımı biraz geç fark ettim. Bu arada yağmur da sonuna gelmiş ve tam karşıma çok güzel bir gökkuşağı çıkarmıştı. Doğru yönü bulunca Talin merkezine doğru etrafımı seyrede seyrede ilerleme başladım. Turun, rezervasyon yaptığım tek oteline doğru gidiyordum. Sonunda yeri buldum. Önce bisikletimi, sonra da kendimi otele yerleştirip Talin’in tarihi merkezini gezmek için dışarı çıktım.

Zaten az nüfuslu ve küçücük olan ülkenin az nüfuslu başkenti arazinin düz olması fırsatını çok iyi kullanmış ve yayılmıştı. Yüksek katlı binalar yok. Gökyüzü alabildiğine senin… Akşam üstü güneş, “Daha buralardayım merak etme.” dercesine parlaktı. Zaten bu kadar kuzeyde olunca günlerin bu kadar uzun olması da kaçınılmazdı. Ben de uzun günden faydalanarak merkezi gezmeye başladım. Kiliseler, binalar, kalenin surlar vb. arasında gezinirken acıkıp Ortaçağ konseptli bir restorana girdim. İçerisi çok loştu. İnsanlar birbirini zorlukla görebiliyordu. Konsepte uygun bir kıyafet giymiş olan garson kız sipariş almak üzere geldi. Aramızda  yaklaşık olarak şu komik diyalog gerçekleşti :

-          Garson Kız : Ne alırdınız ?

-          Ben : Önce mantar çorbası istiyorum. (Mantar çorbasını dışarıdaki duyuru tahtasında görmüştüm. Çorba severim :) ) Ayrıca patates kızartması.

-          GK  : Şu an Ortaçağdayız. Patates Avrupa’ya Amerika’nı keşfinden sonra geldi. O yüzden patates yok.

-          Ben: O zaman şu menüdeki peynirli şeyi alayım.

-          GK : Tamam.

-          Ben : Bir de Kola Zero rica ediyorum.

-          GK : Kola bu çağda henüz icat edilmemişti.

-          Ben : O zaman alkolsüz bir şey rica ediyorum.  (Root beer diye alkolsüz ama bira tadında bir şey sipariş ettim.)

-          Ben : Bir de internet var mı ? (Garson kızın yüzündeki gülümsemeden hemen anladım.)

-          GK : Durun ben söyleyeyim. Henüz icat edilmedi değil mi ? :)

 

O loş ortamda Ortaçağ temalı yemeğimi yedim.  Sonra da şehri gezmeye devam ettim. El ayak çekilince gezi ve fotoğraflamaya son verip otele döndüm.

 

0. gün : Havaalanı – Talin merkez : (13/08/2017)

Not : VDO 2.0 WL’den sonra bu turda yurtdışından aldığım Garmin Edge Explorer 1000’i kullandım. Aşağıdaki veriler Garmin’in verileridir.

 

Mesafe (Km.)                    :  9,33 km.

Yolda Geçen Zaman        : 00:49 saat

Ortalama Hız                     : 14,80   km/s

Max. Hız                              : 26,60  km/s

Yükseklik kazancı             : 8 m.

Yükseklik kaybı                 : 47 m.

Min Yükseklik                    : -35 m.

Maks Yükseklik                 : 30 m.

Ort. Sıcaklık                        : 14,7 derece

 

Havaalanı-Talinmerkez.JPG

1. Gün : Talin-Parnu (14/08/2017) 

[IMG]https://s5.postimg.org/3uzvkuujr/Talin-_Parnu.jpg[/IMG]

Bir önceki günün aksine hava günlük güneşlikti. Talin şehir merkezinden çıkmadan önce Helsinki’ye kalkan gemilerin olduğu limanı görmek için kuzeye doğru sürdüm. Limanı görüp tekrar yoluma Garmin’in gösterdiği rotadan devam ettim. Bir kavşakta, karşıdan gelen troleybüs dikkatimi çekti. Aslında troleybüs değil sürücüsü... 25-30 yaşlarında, (beklendiği üzere) sarı saçlı, oldukça bakımlı ve güneş gözlüklü bir hanımefendi vatmanlık yapıyordu. Kendi kendime “Bir de bizimkilere bak…” dedim. Pedala basmaya devam ettim. :)

Talin’in merkezinden önce güneybatıya sonra güneye doğru devam eden dümdüz yolda ilk günü geçirdim. Yol çift şeritli, bölünmüş olmayan ve emniyet şeridi dar olan bir yoldu. Trafiği de hiç fena değildi. Özellikle tır trafiği çok yoğundu. Çok dikkatli ilerliyordum. Etrafı yemyeşildi. Ya orman ya yemyeşil çimenler… Fazla ekilip dikilen bir yer görmedim. Bol bol yeşillik…

İlk günün hedefi Parnu’ydu. Talin’den çıkıp Parnu’ya geldiğinizde Baltık kıyısından yola çıkıp tekrar Baltık kıyısına geliyordunuz.  Ertesi günkü etap çok daha uzundu ve harita üzerinde rotayı ve etapları belirlerken bir sonraki günü kısaltmak adına Parnu’dan daha ileriye gitmeyi ve küçük yerlerde bulabileceğim otellerde kalabileceğimi düşünmüştüm. Hatta otellerin yerlerini de belirlemiştim. Fakat bu etapta, ilk günden kendimi fazlaca zorlamamak için Parnu’da kalmaya karar verdim. Telefonumdaki CityMaps2Go uygulamasına daha önceden kaydettiğim otellerden birine gitmeden önce şehrin merkezine ve deniz kıyısına gitmeye karar verdim. Parnu küçük, düz ve yemyeşil bir şehirdi. Nüfusun azlığı ve dümdüz, az katlı yerleşim ferah bir yaşam alanı sunuyordu insanlara. Ve tabi bisiklet yolları… Şehrin ana yollarına paralel uzanan bisiklet yolları çok güzel ve kullanışlı görünüyordu. Yaşlısı genci bisikletiyle bu yollarda keyifle pedal çeviriyordu.

Parnu’da belirlediğim otel kenar bir semtte yer alıyordu. Kapısına gittiğimde kapalı olduğunu gördüm.  İçeri baktığımda resepsiyonda kimse yoktu. Kapıda da şifre girilecek bir numerik pad vardı. Kafamı sola çevirdiğimde de, bizim İstanbulkart doldururken kullandığımıza benzer bir otomat. Fark ettim ki bu otomattan ödeme yapıyor ve otelde kalabiliyordunuz. Otomatın dilini İngilizce’ye çevirdim. Kalacak kişi sayısı, kaç gece kalınacağı ve pasaport bilgilerimi girdim. Ama ne yazık ki Türkiye yoktu ülke seçeneklerinde. En altta bulunan Amerika’yı (USA) (en altta diye herhalde) seçip girişimi tamamladım. Ödemeyi de kartla yaptıktan sonra alet bana bir slip bastı. Üzerinde bir şifre vardı. Dış kapıyı ve oda kapısını bu şifre ile açabilecektim. Bisikleti girişte merdivenin altında, başka bisikletlerin yanına kilitledim. Çantaları odaya çıkarıp duş alıp yemek yemek için dışarı çıktım. Dünkü Ortaçağ konseptine nazire yaparcasına diğer Baltık ülkelerinde de çokça göreceğim Hesburger adında bir fastfood’cuya gidip yakın çağda keşfedilen :)  burger, patates ve kola üçlüsüne abandım. Dönüp erkenden yattım ki bir sonraki, turun en uzun etabına bir nebze olsun hazır olabileyim. :)

 

Mesafe (Km.)                    : 134,37 km.

Yolda Geçen Zaman        : 08:17 saat

Ortalama Hız                     : 19,30 km/s

Max. Hız                              : 34,00 km/s

Yükseklik kazancı             : 195 m.

Yükseklik kaybı                 : 206 m.

Min Yükseklik                    : -37 m.

Maks Yükseklik                 : 42 m.

Ort. Sıcaklık                        : 20,2 derece

 

Talin-Parnu.JPG

2. Gün : Parnu – Riga (15/08/2017)

Bugün turun planlanmış en uzun etabına çıkacaktım. Bir gün önce Parnu’da kalma kararı verip yola devam etmeyince bugünkü etabı kısaltma fırsatını da kaçırmış oldum. Sabah güzel bir havada yoldaydım. Bugün yolum Baltık kıyısına paralel bir şekilde devam ediyordu. Rotayı oluştururken ana yoldan içeri girip denize en yakın olan yola geçmeyi planlamıştım. Orman içinden geçen çok güzel bir yoldu. Garmin’in beni zaman zaman ana yoldan çıkarıp sonra tekrar döndürmesiyle @deathsidestory’yi andığım zamanlar oldu. Ama hakkını da vermem lazım. Özellikle harika evler ve yerleşimleri de bu sayede görebilmiş oldum.

Yoldaki trafik levhalarından biri daha önce görmediğim türdendi. Üzerinde “Eurovelo 10 Baltic Sea Cycle Route” yazıyordu. İlk defa bir Eurovelo rotasında pedal basıyordum. Benim için heyecan verici bir andı. Zaman zaman karşı istikametten, yani Letonya tarafında gelen turcularla selamlaşıyorduk. Ama hiçbiriyle durup sohbet etmedik. İki kişilik birkaç grup haricinde tek başına turlayan kadın bisikletçiler de vardı. Levhasından doğal park olduğunu anladığım bir yere gelince durdum. Deniz kıyısında, kuş gözlem kulesi de olan kumul bir alandı. Tahta yoldan deniz kıyısına kadar yürüyüp denizi ve etrafı seyrettim. Sonra yola geri döndüm.

Rota planlama sırasında, Google Maps’in Stretview özelliği ile zaman zaman rotayı kontrol ederken dikkatimi çeken noktalardan biri de Estonya-Letonya sınırıydı. Özellikle bu ara yoldaki geçiş, evlerin arasında, bir tarafta Estonya, diğer tarafta da Letonya levhalarının olduğu, kameralarla izlenen bir noktaydı. Yola yeşillikler içinde devam ettim. Sulak alanlar, göller ne nehirlerle bezeli dümdüz yol çok keyifliydi. Akşam vakti saat geç olduğu halde hâlâ hava kararmamışken girdim Riga’ya. Önceden işaretlediğim otele ulaşmam epeyce zamanımı aldı. Otelde standart oda kalmamıştı. Suit oda için çok para istenince başka bir otel bulmak üzere merkeze geri döndüm. Baktığım otellerde yer yoktu. Sadece bir otelde yer bulabildim ama onun parası da bir öncekinden de fazlaydı. Daha ikinci günden bütçeyi aşma riskiyle karşılaşsam da zorunlu olarak odayı tutum. Yakındaki McDonalds’ta karnımı doyurup otele geri döndüm. O kadar yolun üzerine saat de geç olunca gezmeye mecalim kalmamıştı.

 

Mesafe (Km.)                    : 184,27 km.

Yolda Geçen Zaman        : 10:30 saat

Ortalama Hız                     : 17,50   km/s

Max. Hız                              : 38,30   km/s

Yükseklik kazancı             : 189m.

Yükseklik kaybı                 : 200 m.

Min Yükseklik                    : 3 m.

Maks Yükseklik                 : 41 m.

Ort. Sıcaklık                        : 18,8 derece

Parnu-Riga.JPG