Erzincan-İliç-Arapgir-Elazığ-Tunceli-Pülümür-Erzincan Bisiklet Turu (14-19 Eylül 2025) 

 

Geçen sene Ağustos’un ortasında sıcaklarla boğuşup “Bundan sonra Ağustos’ta tur yapmak yok.” diye çok kesin  😊 bir karar alıp 2025 yılının turunu çok farklı bir döneme, Temmuz ayına 😊 planlamıştım.  Tabi hayat, siz planlar yaparken başınıza gelenler, olduğu için Temmuz’u da kentsel dönüşüm sebebiyle evi boşaltmak gibi ulvi bir görev sebebiyle pas geçmek zorunda kalmıştım. Ama Ağustos’ta tur yapmama kararlılığından ödün vermeyerek turu eylül ayında yapmaya karar verdim. Turu, 15 Temmuz’u dahil ederek, 11 gün olarak planlamıştım ama şimdi 9 güne (ki 2 gün zaten arabayla yolda geçecekti) indirmem gerekiyordu. 11 günlük orijinal planım Erzincan’dan başlayarak Adıyaman’a, Nemrut Dağı’na kadar uzanıyordu. Planı 2 gün eksiltince, bu kısmı plandan çıkarıp Malatya-Elazığ etabı eklemiştim.  Ama aslında düz olan bu etaplarda pedal basmayı da pek hayal etmiyordum. Sürekli başka rotaları bulmaya çalışıyordum. Sonunda  planı Erzincan-İliç-Arapgir-Pertek-Ovacık-Tunceli-Erzincan haline getirdim.  

 

Cumartesi gününüm tamamını yolda geçireceğim için, yola Cuma’dan çıkıp gidebildiğim kadar gidecektim. Yol üstünde konaklayıp Erzincan’a mümkün olduğu kadar gündüz saatlerinde varmayı planlamıştım. Cuma akşamı iş çıkışı bisikleti arabaya yükleyip yolan koyuldum. Gece yarısı Çankırı-Çerkeş’e varıp orada bir otel ayarladım. Sabah erkenden tekrar yola çıktım. Akşam saatlerinde Erzincan’a varmıştım. Kalacak bir yer ayarlayıp Tito’yu sabah yola çıkmaya hazır hale getirdim. Dışarı çıkıp bir şeyler yedim. Sabah yola çıkmaya hazırdım. Yanımda hem kalın hem de ince kıyafetler vardı. Bazı turlarda kalın olanlardan bazılarında da ince olanlardan bazılarını hiç giymeden eve getirdiğim oluyordu. Bu turun da nasıl olacağını yaşayarak görecektim.  

 

 

 

 

1. Gün : Erzincan-Kemah-İliç (14 Eylül 2025) 

 Pazar sabahı kahvaltı sonrası heyecanla yola çıktım. En son çocukluğumda geldiğim için hiç hatırlamadığım Erzincan’daydım ve bu turda görmediğim yerleri görüp ve gördüğüm yerlere de bisikletle yeniden ulaşacaktım. Garmin’de çizdiğim rotayı takip ederek şehirden çıkmaya hazırlanırken esintiyi güçlü bir şekilde hissedince gerçekten heyecanlı olduğumu anladım. Çünkü kaskı otelde bırakmıştım. :) Otele dönüp kaskı alıp aynı yola tekrar koyuldum.  

Kemah’a kadar, Fırat’ın yanından ilerleyecektim. Keyifle pedal çeviriyordum. Erzincan’dan itibaren Fırat giderek daralan bir yatağın içinde akmaya başlıyordu. Keyifle etrafı seyrediyordum. Zaman zaman da karşı taraftaki dağların arasında oluşmuş yarıkların derinliklerine bakmaya çalışıyordum. Belki derin bir kanyon görürüm diye... 

Yolda bir motocu yanıma geldi. Adı Servet. Onunla kısa bir nerden gelip nereye gidersin sohbeti yaptık. Hem motorcu hem de doğa sporlarına düşkündü. (Instagramında çok güzel snow board karelerini gördüm.) Bana, Kemah Su Sporları kulübünün kano yarışları olduğunu söyledi. Gerçekten de ilerleyince su üstünde kanocuların teker teker start aldıkları bir yer gördüm. Uzaktan da olsa bir süre onları izledim. Sonra yola devam ettim. Fırat’ın güzel vadileri içinde, uygun bir iki yerde, bu sene edindiğim DJI Neo drone’umla selfie çekimler yaptım. İzleyince, çok güzel anları kaydettiğimi gördüm. Acemler Köprüsü, Fırat’ın girdiği kısa bir kanyonun çıkış noktasıydı. Tam orada, köprü üstünde durup drone’la kanyonu çekmeye çalıştım. Bu sırada Servet tekrar yanıma geldi. Kısa bir sohbet ve çekimden sonra ayrıldık. Kemah’a yaklaşmıştım ve açtım. Yemek konusunda da hayallere başlamıştım. Ama her zaman olduğu gibi asla hayal ettiğimi bulamadım çünkü Kemah’ta pazar günün açık olan tek yer kahvelerdi. Ancak bir kahveye oturup kendime tost yaptırabildim. Ve onun da ancak yarısını yiyebildim. Bu turda mide problemim daha ile günden nüksetmişti.  Çorba hayallerimi başka bahara erteleyip biraz dinlendikten sonra yola koyuldum. Kemah’ı hayal ettiğimden daha küçük buldum. Sanki daha büyük ve hareketli olmalıydı. Adını çok duyduğum ve çok aktivitesi olan (en azından internette gördüğüm adarıyla) bir yerdi ama gördüğüm yer bundan epeyce farklıydı. Yolun tam ortası sayılabilecek Kemah’ı geçince o manzaralı ve düz yollar artık sona ermişti. Bugünkü etabın ciddi yokuşları Kemah’ın sonrasına saklanmıştı sanki. Sultan Melik Türbesi’nden itibaren 8 Km.lik ilk yokuşla test başlamıştı ama bu tura antremansız çıkıp çok da iyi beslenemeyince kendime yokuşları çıkma konusunda fazlaca şans vermedim. Zorlandığım yerlerde bisikleti elime alıp yola devam edecektim. Yokuşlarla birlike yavaşlamıştım da. Havanın yavaş yavaş kararmasıyla o bilindik gece sürüşü senaryosu da devreye girmişti. Güneşin  gittiği ama aydınlığın kısa bir süre deha devam ettiği süreyi de son dakikalarına kadar kullanıyordum. Birden ileride, dar yolun bana göre sol kenarına yakın bir yerde bir karaltı gördüm. Hani “Bana yandan görünen bir domuz esmi çiz.” deseniz o kadar çizebileceğim bir büyükçe domuz silüetiydi. Birden “Bağırarak kaçırırım ben bunu. ” diye geçirdim içimden. Henüz yaklaşmamışken yüksek sesle bağırmaya başladım. “Heyyooo, heyyyoooo, heyyoooo”. Aklıma domuz kaçırmak için özel bir bağırma şekli gelmediğinden böyle bağırmıştım.Ama işe de yaramıştı. Hızlıca yolun kenarındaki çalıların arasına karıştı. Heyecan ve başarı duygularımın arasına gizlenmiş endişeyi fazlaca ortaya çıkarmadan ilerledim. Karanlıklar içinde yukarıya doğru tırmanan silüetini gördüm. Ama ya ben yukarı doğru koşan bir domuzu görmediğim için garipsemiştim ya da bu yukarı doğru koşan şey kulakları ve vücudu daha yuvarlak olan bir şeydi. “Yoksa, yoksa... Domuzdur domuz...” diye kendimi telkin edip yola devam ettim. Yokuş insafsızca devam ediyordu AKşam saat 10:00 civarını da bulmuştu saat neredeyse. Çiğdemli Köyü’nün ışıkları içinden geçerken aklıma buralardan bir araç bulup İliç’e kadar götürmelerini rica etmek geldi birilerinden. Birilerinden ama kimden... Etrafta bırak insanı uzaklardaki cılız ışıklardan başka bir şey görünmüyordu. Köyün yol kenarındaki camisinin yanında ara yola girip ışığı yanan evlerde insan izi aramaya başladım. Bir evde bir kaç adam sohbet halinde görünüyorlardı. Önce tereddüt ettim, sonra da yaklaşıp seslendim. Beni araçla İliç’e bırakabilecek birleri var mı ? “ diye sordum. Tabi ki ücreti mukabili... Ama cevap olumlu değildi. Yardım etmek konusunda biraz tereddüt vardı. Cevap da olumlu olmayınca yine bana gece karanlığı göründü. Yola devam  edip yokuşun tepesine kadar tırmandım ve gecenin aranlığında beni anayola (Refahiye-İliç) ulaştıracak inişe başladım. Zaten gece inişlerimle meşhurum. Bir yenisi benden hiç bir şey eksiltmezdi. Ama tai yorgunluk iyice kendini bellediyordu o vakitlerde. Bir iki kez bisikletin üstünde gözlerimin kapanmaya başladığını hissetim. Durup su molaları  vererek kendime gelmeye çalıştım. Nihayet ana yola ulaştığımda İliç’in yakınında Anagold şirketinin binalarının ışıklarını görmeye başladım. Buradaki altın madeni yakın zamandaki göçükte işçilerin can vermesiyle gündeme gelmişti. Aynı Soma’da olduğu gibib bir duygu hissediyordum İliç’te de. Daha önce iki kez geçmiş he seferinde de aynı içi burkulmasını yaşamıştım. Üstelik bu sefer de konaklayacaktım. Ana yoldan İliç merkezine ayrılan yola kadar gelmiştim. Önümde de merkeze kadar sürekli tırmanacak bir yol vardı. Gece vakti İliç’in ışıklarıyla ilerledim. Merkeze kadar ulaştım. Kalmayı planladığım otelin yerini sormak için bir büfenin önündeki gençlere yanaştım.  

-“Selamün aleyküm Kanyon Otel nerededir ? “,  

-“Aleyküm selam. ABi hoş geldin. Gel hele bir soluklan. Çayımızı iç. Açsan bir şeyler ikram edelim.”  

-”Teşekkür ederim. Hele bir yerimi bulayım da...” 

-”Abi merak etme otel kaçmaz. Zaten otelci arkadaş da burada”. 

Gençlerin arasından birisi “Hoş geldin abi.” dedi.  

-“Hoş Bulduk.Yerin var mı bu akşam için.”  

-“Var abi. Rahat ol. Sen dinlen önce.”   

Bisikletten inip yanlarına oturdum. Sonrası uzunca bir “Kimsin ?”, “Nesin?”, “Nereden gelirsin?”, “Nereye gidersin?” sohbeti oldu. Ekmek arası köfte ve yanında çayla akşam öğünümü de hallettim. Sohbetin sonrasında da gençle otele gidip kayıt vs. Sonrası odama yerleştirm. Duş aldıktan sonra dinlenmeye çekildim ama saat neredeyse 01:30 olmuştu. Vücudum sabah muhtemelen kalkmayı reddedecekti. :)   

 

 Mesafe : 119,38 km 

Yolda geçen süre : 10:58 Saat 

Ort. Hız : 10,9 km/sa 

Maks. Hız : 52,9 km/sa 

Topl. Yükselme : 1.952 m 

 

https://www.strava.com/activities/15813966864 

 

 

2. Gün : İliç-Kemaliye (15 Eylül 2025) 

Sabah oldukça zor kalktım. Kahvaltı yapıp hazırlanmam da uzun sürdü. Geç bir saatte yola çıkabildim. İliç’ten çıkarken yolumu maden sahasının yakınından  geçirdim. Uzun uzun çevreme baktım.  Dün gece sohbette madenin kapalı olduğunu, binlerce kişinin şu an işsiz olduğunu  öğrenmiştim. Buralarda yaşananları, insanların zorunluklarını düşündüm. Her madenin kendi hikayesi de böyle oluşuyordu. Zorluklar ve zorunluluklar arasında... 

Ana yola uzun ve baraj gölü manzaralı bir inip yapmıştım ama yol kısa bir süre sonra tekrar tırmanmaya başlayacak ve 1.500 m.’deki Çimento Geçidi’ne çıkacaktı. Dünden zaten yorgun olan bünye iyice zorlanmaya başladı. Mide problemimin de zorlamasıyla o yokuş benim için çok zorlu geçti. Geçit sonrası ise Karanlık Kanyon ve Taş Yol’un girişine kadar iniş vardı. Yolda zaman zaman tek kulak dinlediğin kulaklığımın birden beni terk ettiğini fark ettim inişin hızlı olan bölümünde. Hemen durup geriye doğru yürüyerek yola ve kenarlara baktım ama giden gitmişti. Güzelim kulaklığım yola karışmıştı. :(  

Nihayet inişi bitirip Taş Yol’un girişindeki köprüye geldim. Fırat’la bir kez daha buluşmuştum. Fotoğraf çektim Rüzgarın şiddetli olması sebebiyle drone’u uçurmadım. Taş Yol’u baştan başa geçtiğim sefer yaşadıklarım, gördüklerim geldi aklıma. Ne keyifli, ne güzel bir andı... Şimdi yeniden aynı yerdeydim. Hatta geçen sene ailemle birlikte yine aynı yere gelmiştik. Belki ileride yine bir şekilde buluşabilirdik.   

Kemaliye’nin merkeezine yaklaşırken açlığım had safhadaydı. Ama aynı şekild eyorgunluğum da... Karnımı her zaman gittiğim Bozkurt Restorant’ta doyurdum yine. Saat akşam vaktine yaklaşmıştı. Fakat önümde ciddi bir mesafe ve ciddi bir geçit vardı. Dutluca geçidi. “Murat sen yine geceye kaldın oğlum.” dedim kandi kendime. Ama aslında hiç de istemiyordum bunu. Bir şekilde Arapgir’e de ulaşmak istiyordum. Bu sefer buradan bir araç bulayım  dedim. Restoranın sahibine sordum. Sağ olsun yardımcı oldu. Pazar yerinde Serhat adında genç bir arkadaşa yönlendirdi beni. Serhat akşam saatine (18:30) çıkacakmış yola. Kabul edip uzunca bir süre o pazar yerinin kenarındaki bir bakkalın girişinde taş basamaklara oturup bekledim. Arada çay içtim. Aburcubur yedim. Hatta Serhat’tan turşu bile dilendim. Midemi kontrol altında tutmak için aklıma geleni yapıyordum.  

Akşam saatinde Tito’yu Serhat’ın kapalı kasa aracına yüklediik. Kendisnin eşi, genç bir hanımefendi ve çok tatlı kızları da bize eşlik ediyordu. Ben özellikle arkaya, Tito’yu da kontrol edebileceğim yere oturdum.  Serhat’ın eşi yol boyunca sürekli konudan konuya geçip konuşurdu. Gündemi çok yoğundu.  Sonradan Serhat bu yoğun gündeme açıklık getirdi. “Abi biz de ayda bir görüşüyoruz. Eşim Arapgir’de kalıyor.” Arapgir’de otelin kapısına kadar götürdü beni Serhat. Kendisine çok teşekkür edip vedalaştım. Odaya eşyaları bırakıp bir şeyler yiyebilmek için yer aramaya başladım. O saatlerde açık olan turistik bir lokanta bulup yemek yedim ama yorgunluktan gözlerim kapanıyordu. Allah’tan biraz daha uzun bir süre uyuyabilecektim düne göre. Zaten yolda, arka koltukta da başlamıştım ufak ufak... 

 

Mesafe : 38,69 km 

Yolda geçen süre :  4:02 Saat 

Ort. Hız : 9,6 km/sa 

Maks. Hız : 58,1 km/sa 

Topl. Yükselme : 767 m 

 

https://www.strava.com/activities/15819510473 

 

 

3. Gün : Arapgir-Elazığ (16 Eylül 2025) 

 Sabah kahvaltı yapıp 09:00 civarı otelden ayrıldım. Havanın sıcak olacağı bu saatlerden belliydi. Arapgir’in merkezinden yavaş yavaş yükselerek ana yola bağlandım. Bu bölgenin karakteristik özelliği olan ağaçsız, çıplak dağlar ve bu zamanlarda hasat edilmiş tarlalarla, güneşi tamamen tepede şekilde ilerliyordum. Yol vayaç yavaş 1.410 m.’ye tırmanıyordu. Buralarda tek kulakla bir şeyler dinlemek güzel olurdu ama kulaklığı bir önceki gün yolda uçurduğum için sessin bir biçimde yoldaydım. : )  

Solda, uzaklarda Keban Baraj Gölü’nü görmeye başlamıştım. Sapsarı tarlaların ve çıplak dağların arasında masmavi bir su birikintisiydi... İnişle birlikte Keban’a da yaklaşmaya başlamıştım. Keban’a daha önce 2 kez gelmiştim. İkinci gelişimde, geçen sene,  ailemle Doğu Anadolu turundaydık. Keban babam için önemli bir yerdi ve orayı yıllar sonra görecek olmak onu hem çok mutlu ediyor hem de heyecanlandırıyordu. İlkokulun son 2 yılını Keban’da okumuştu. Rahmetli dedem Ziraay Bankas’ında çalışırken Keban’a gelmişti. Babamın 70 yıl önce yaşadığı evi bulması bizim için çok heyecan verici onun içinse çok duygusal bir an olmuştu. Keban bizim için o an daha da anlam kazanmıştı. Keban‘a yaklaşırken midemin sesi yükselmeye başladı. “Artık bir şeyler ye...” diyordu. Fırat Alabak’ı Google haritalarında görmüştüm. Sonra da levhalarını... Orada yiyeyim dedim. Ama tabi balık değildi yemek istediğim. Tito’yu gözümün önünde olacak şekilde bir yere koydum. Midemin sıkıntısı devam ediyordu ve çorba da bulamamıştım. Pide istedim. Keban’ı izleyerek oturup dinlendim.   Barajdan bırakılan sularla çok cılız görünüyordu. Birden sirenler çalmaya başladı. “N’oluyoruz ?“ demeye kalmadan da anons geldi : “Nehre su bırakılacaktır. Ani su yükselmerine karşı kenardan uzaklaşın.” Çokca da tekrarlandı anons ama açıkçası ben oradayken yükselen bir su görmedim. Pideyi zorlanarak yedim ama klasik olarak bitiremedim. Kalan parçaları paket olarak aldım. Son turların hepsinde yaptığım gibi de ıssız bir yerde kuşlara ve diğer hayvanlara ikram ettim.  

Yola çıkıp Keban’ın yokuşuna tırmanmaya başladım. Karşıda görülen Keban Barajı’yla da Tito’yu fotoğraflayıp yola devam ettim. Keban’ın merkezinde meyve ve su takviyesi yaptım.  

Çırçık Şelalesi çok yakındaydı ama daha önce bir kaç kez geldiğim için durmadan devam ettim. Önümde, Elazığ’a inişe kadar tırmanmam gereken 8-10 km.’lik bir yokuş vardı.  Midemin bütün sıkıntısıyla ilerlemeye çalışıyordum ama durumum da pek iç açıcı değildi. Ben böyle durumlarda “Nasıl olsa bir saatte ulaşırım.” deyip yavaş yavaş ilerliyorum ama tabi durum keyifsiz... 1375 m.Lik Çakmak Geçidi’ne 3 km. kala hemen önümde bir kamyonet durdu. Kara kuru, güleç,  genç bir çocuk... Ferhat... “Abi götüreyim.” dedi. Normalde “Saoğlasın giderim.” derdim ama demedim. “Haydi götür” dedim. Hemen indi. Birlikte Tito’yu arkaya koyduk. Ben de yanına oturdum. Çok düzgün efendi bir çocuktu. “Ne yaparsın ? Nereden nereye gidersin?” Bu sefer ben de ona soruyordum. 😊 Van’da araç alım satımı yapıyormuş. “Abi sadece ticari alıp araç satıyorum.” dedi. Bu aracı da Yozgat’ta bulmuş. Yozgat’tan Van’a gidiyormuş. Hatta yarın tekrar Yozgat’a gidecekmiş. Çünkü bir araç daha getirecekmiş. :) Elazığ’a kadar olan yol çok çabuk bitti. “Abi nereye bırakayım  “dedi. Bir kavşakta bırakmasını rica ettim. Oradan internetten bulduğum bir otele gidecektim. HIzlıca inip Tito’yu da beraber indirdik. Kendisine çok teşekkür edip iyi yolculuklar diledim. Telefondan otelin yolunu kontrol edip bir iki pedal çevirmiştim ki...” Aaaa kask gitti.” dedim. Kask arabada kalmıştı. Hem şaşırdım hem de kendime kızdım. “Yine bir şeyini unuttun bir araçta.” dedim kendi kendime. Daha önce de Maçahel dönüşünde bir pick-up'a binmş ve 4 saat korumalı mataramla biber gazımı arabada unutup inmiştim. Tura kasksız nasıl devam ederim diye düşünürken  bir korna sesi durdum. Bir baktım ki Ferhat. “Abi kaskın nerede ? “diye sordu gülerek. Kaskı unuttuğumu fark edince üşenmemiş beni bıraktığı yere geri dönmüş. Kaskımı veri. Ben de ona bi kez daha çok teşekkür ettim. Allah yine yolda iyi insanlara denk getirdi. 

Otele ulaştım ama çok da iyi değildim. Biraz salaş bir otedi. Bir de boya işi vardı,  ortalık ayaktaydı ama ne hikmetse işlek bir oteldi. Resepsiyonda genç eleman beni karşıladı. Oda işlerini hallettik. “Abi iyi görünmüyorsun.” dedi.  Dedim “Midem biraz sıkıntılı.” O da “Sana bir Churchill yapayım abi.” dedi. Genç elemanın teklifine şaşırmıştım. 2-3 dakika sonra elinde bol limon sıkılmış tam kıvamında tuzlu soda ile geldi. Ve açıkçası çok iyi eldi. Kısa sürede midem daha iyi oldu. Odaya yerleşip duş aldım. Ve biraz da olsa bir şeyler yemek için dışarıya çıktım. Karnımı doyurunca  kendimi daha iyi hissettim.  

 

 

 

Mesafe : 61,65 km 

Yolda geçen süre : 5:36 Saat 

Ort. Hız : 11,0 km/sa 

Maks. Hız  : 57,7 km/sa 

Topl. Yükselme : 1.082 m 

 

https://www.strava.com/activities/15838588514 

 

4. Gün : Elazığ-Pertek-Tunceli (17 Eylül 2025) 

Bugün aklımda deli sorularla uyandım. Normalde rotamda Ovacık vardı ama direkt gidip gidemeyeceğimi bilmiyordum. Sonra Hozat’ı ara durak olarak belirledim. Ama bir seçeneğim de direkt Tunceli’ye gitmektim. Buna Pertek’te karar vermek üzere sabah yola çıktım. Elazığ’ın merkezinden geçerek Harput yoluna girdim ve yokuş çıkmaya başladım. Arkadam Elazığ uzanıyordu boylu boyunca. Dağın ardına geçince de artık önümde başka bir coğrafya vardı. Haşmetli Keban Baraj Gölü sapsarı tarlaların ve gri dağların arasında masmavi parlıyordu. Yol Elazığdan itibaren 20 kilometre sonra feribot limanına ulaşıyordu. Buradan da feribotlar eşliğinde Pertek’e varılıyordu. Yukarıdan genel manzara ve baraj gölünün ortasında bir ada haline gelmiş Pertek Kalesi’nin fotoğraflarını çektim ve inişe geçtim. Feribot dediğimiz eski model bir araçtı. Araçlar geri geri part ettiriliyordu ki çıkarken direkt çıksın. Bi keşmekeş de vardı açıkçası. Yayalar, arabalari Kamyonlar, motorsikletler... Ve bir bisiklet... Yaklaştım. Bir Selamünalyküm’den sonra arabaları yanaştıran arkadaşa sordum : “Ne kadar ? “ Genç arkadaş şöyle baştan aşağı süzdüm beni. Sonra da “Sen geç abi.” “Sağolasın.” deyip devam ettim. Bisikleti en arkada köşede bir yere bağlayıp yukarı çıktım. Smitçiden bir simit aldım. Çayla birlikte simitten bir iki parça yerken bir yandan da etrafı seyrediyordum. Feribot bir 10 dakika içinde harekete hazır hale geldi. Zaten kat edilecek mesafe de 15 dakika kadar sürüyordu. Baraj gölünü, etrafı ve en çok da Pertek Kalesi’ni izledim. Tekrar tekrar fotoğrafını çektim. Simidin kalanını martılarla paylaşıp feribottan indim. Kıyıda yanyana büfeler sıralanmıştı. Bir tanesine “Çorba var mı ?”diye sordum. Onda yokmuş ama olanı gösterdi. Büfeciye “Bir çorba.” deyip masasına oturdum. Çok sıcaktı. Hiç ağaç yoktu. Orada Hozat ve Ovacık’ı başka bir bahara bırakıp dorğdan Tunceli’ye yöneldim.  Önümde 16 Km.’lik sağlam bir yokuş vardı. Çorba sonrası zar zor Tito’yu harekete geçirdim. Sanki o da gitmek istemiyordu sanki. Yol yavaş yavaş yükseliyordu ama gölge görevi görecek hiç bir şey yoktu. Suyumu yedeklemiştim. Bir iki de meyve vardı yanımda. Yokuşun ortalarına doğru bir araba önümde ama biraz uzakta durdu. İçinden bir eleman indi. Elinde bir salkım üzüm vardı. Geldi. “Alın buyrun.” dedi. “Çok teşekkür ederim. Aklımı okudunuz.” dedim. Şu an en güzel gidecek şey üzümdü. Hem susuzluğumu giderecek hem de enerji verecekti. Üzümün birazını yiyip devam ettim. Yokuşun sonunda artık Munzur Çayı’nı görür hale gelmiştim. Haberlerde gördüğüm haberi de teyid eidyordum yolda. Pertek-Tunceli yolu’nun yeni asfaltlanma haberi vardı. Yol da erçekten kaymak gibiydi. İniş çok keyifli olmuştu bu sebeple... İnişin ardından yaklaşık 13. Km.’lik düz ve keyifli bir yol vardı. Tunceli’ne yaklaşırken, yeni oluşmuş ana cadde yanı yeme-içme alanları dikkatimi çekti. Bilindik markalarla büyük mekanlar oluşturulmuştu. Şehrin merkezi, Munzur Çayı İle Pülümür Çayı’nı birleştiği yerde yğükseklere kurulmuştu. Ama hani Artvin kadar da yüksek değildi. Küçük bir yokuşun ardından merkeze ulaşıp önce yemek yemek için uygun bir mekan bulmaya çalıştim. Açık havada masaları olan bir yerin bahçesine Tito’yu da sokup siparişim verdim. Sorunlu midemi fazla ürkütmeden hayal ettiğim şeyleri yemeye çalıştım. Sonra da bir otel bulup yerleştim. İlk defa gördüğüm bir şehirdeydim. Ve doğası, çevresi çok hoşuma gitmişti.     

 

Mesafe : 78,35 km 

Yolda geçen süre : 6:52 Saat 

Ortalama Hız : 11,4 km/sa 

Maks. Hız : 56,8 km/sa 

Topl. Yükselme : 1.310 m 

 

https://www.strava.com/activities/15850205814 

 

5. Gün : Tunceli-Munzur Vadisi-Pülümür (18 Eylül 2025) 

Sabah kahvaltı yapıp otelden ayrıldım. Bir gün önceki yol sohbetlerinde, bugünkü etabın Erzincan’a kadar uzadığı söylediğimde bana direkt “Pülümür çevresinde geceye kalma. Orada konaklayıp Erzincan’a gündüz git.” dediler. Sebebini sorduğumda da “Ayılar var.” diye kısa ve net bir cevap verdiler. Özellikle Pülümür’den sonraki dağ çıkışı için tembihlediler beni. Ben de bu etabı Pülümür’de  bitirmeyi planladım. Pülümür’de konaklama alternatiflerini araştırıp yola çıktım. Ama ilk önce yolumu Munzur Vadisi Milli Parkı’na çevirdim. Ovacık’a gitmeyi ve Munzur Gözeleri’ni görmeyi planlamıştım ama mide problemim sebebiyle göze alamamıştım. Yine de Munzur kenarında pedal çevirmek istiyordum. Yola çıkıp Munzur’un kenarında kıvrıla kıvrıla ilerleyen yolda pedal çevirmeye başladım. Hava harikaydı. Yol da bomboştu. Yemyeşil ağaçların yukarısında da çıplak kayalar kontrast oluşturuyordu. Ana Fatma Ziyareti’ne kadar yaklaşık 12 km. Kadar pedal çevirdim sakin sakin. Sonra da bir U dönüşü yapıp geriye, tekrar Tunceli istikametine döndüm. Milli parkın bilgi levhalarını okudum.  Yolun devamı için kendi kendime “Bir gün mutlaka gideceğim.” dedim. Ve pedallara asıldım. Tekrar merkeze geldim ama herhangi bir yere uğramadan direkt çıkıştaki Opet’e uğradım. Su takviyesinin yanında bir de sandviç aldım yolda yerim diye... Yanına dayeni çıkan Fasty Churchill aldım tuzlu tuzlu midemi bastırır diye...  

Önümde Pülümür’e kadar 60 km.lik tatlı şekilde yükselen manzarası harika olan bir yol vardı. Etrafımda baka baka ilerliyordum. Bir yanda Pülümür Çayı, diğer yanda dağlar harika bir manzaraydı. Yol da çok kalabalık olmadığının keyfim yerindeydi. Dere içine sekiler yapıp içinde yüzülebilecek alanlar oluşturulmul mekanlar vardı. Restoranlar, kahvaltı alanları... Çok güzel görünüyordu. Biraz daha ilerleyip sağda, su kenarında, henüz inşaat halinde bir dinlenme tesisinde durdum. Hem dinelnem hem de sandviç molasıydı. Bir masa ve sandalye bulup suya yakın bir beton platform üzerine konuşlandım. ETraftaki karasineklerden başka keyfimi kaçıracak hiç bir şey yoktu. Yeme-içme sırasında yaşça benden büyük bir abinin geldiğini gördüm. Merhabalaştık. Yol muhabbeti yaptık. Kendisi de bu henüz açılmamış tesisin işletmesi ile ilgili sahibiyle konuşmak için geldiğini söyledi. Sonra da yine yolla ilgili tavsiyelerini sıraladı. “Aman geceye kalma, yol kenarındaki bütün çop konteynırlarını ayılar deviriyor.” dedi. Kendi kendime “İyi ki rotada Pülümür revizyonu yapmışım.” dedim. Vedalaşıp yola devam ettim. Yolda kısalı-uzunlu (ki bu uzunlar da kısaydı) yirmi küsur tane tünel vardı. Zaman zaman durup fotoğraf çekiyordum. Gümüşhane-Artvin arasındaki yollarda özellikle Yusufleli-Artvin arasında bir sürü çok uzun tüneller geçmiştim. Bunlar onunların yanında xxxs beden kalıyordu. :)   Kutudere mevkini  ve Düzgün Baba Ziyaret’inin ayrımlarını geçtim. Yolun karşısında, asma köprü ile geçilen bir restoranda mola verdim. Kısa bir dinlenme ve (yuh artık yine mi ? Ama hepsi yarım porsiyon ) yemek  molasından sonra pedallamaya devam ettim. İlerideki Ağlayan Kayalar’ı İznik Gölü kuzey yolundaki Keramet Kaplıcası’nın suyunu yolun kenarına boşaltan şelale benzeri oluşuma benzettim. Yukarılardan farklı kaynaklardan gelen su kayaların üstünen yolun kenarına iniyordu. Damla damla uçuşan sular da çok güzel görünüyordu. Kayaların ağlaması herhalde buradan türetilmişti. 

Kırmızı Köprü’ye yaklaşırken tüm kayaların kızıla çalması ilginç bir durumdu. Köprü ismini  bu kayalardan alıyor olmalıydı. Çok ilginti çünkü köprüye yaklaşırken birden kayaların rengi kızıla dönüyor, devamında da kısa bir süre sonra da sanki hiç kızıl renkte olmamış gibi eski haline dönüyordu.  Kayaların kızıl renkli olduğ bölümde yol kenarındaki bir kahverengi levha dikkatimi çekti. Levha yolun yanındaki kayalıkları işaret eder şekildeydi ve üzerinde “Gelin Odaları” yazıyordu. “Gelin Odaları” ifadesi ilginç gelmişti tabi. Kafamı yukarı kaldırdığımda kayaların üzerine 4 tane kapı benzeri bir boşluğun olduğun gördüm. Değişik bir isimlendirme şekliydi.  

 Pülümür’e yakaşırken ahavnın kararmasından önce havayı karatacak şekilde bulutlanması yağmur olasılığı sebebiyle endişelendirmişti beni. Yani “Yol az kaldı. Şimdi yağmasa... Yağmur kıyafetlerini giymek için vakit kaybetmesem” diye geçirdim içimden. Hafif bir atıştırma ürpertse de fazla ısrar etmedi. Ben de Pülümür’e hava kararmadan varabilim. Pülümür’de 2 otel görünüyordu ama bir tanesi aktifti. Odaya yerleştim, duş aldım ve  yemek yemek için, bu sefer karanlıkta dışarı çıktım. Anayola kadar inip yol kenarındaki açık kamyoncu lokantalarından birinde oturdum. Kalan çorba ve yemeklerden yedim. Sonra da otel’e geri döndüm. Yolda gördüğüm büyük levhanın üzerinde “Cemal Süreya ile ilgili bilgiler veriyordu. Sonra da “Cemal Süreya’nın Pülümür’lü olduğunu biliyor muydunuz?” diye soruyordu. Ben de içimden “Pülümürlü müymüş?” diye tekrar ettim. Yarın için dinlenmeye çekildim.   

 

Mesafe : 80,72 km 

Yolda geçen süre : 6:00 Saat 

Ortalama Hız : 13,5 km/sa 

Maks. Hız : 44,4 km/sa 

Topl. Yükselme :1.012 m 

 

https://www.strava.com/activities/15864444438 

 

 

6. Gün : Pülümür-Erzincan  (19 Eylül 2025) 

 

Sabah kahlvaltı yapıp hava durumunu tekrar kontrol ettim. Önümde 10 km. civarı bir yokuş vardı. Bazen pedalla, bazen elde yavaş yavaş yokuşu çıkıyordum ama hava bariz şekilde daha soğuktu. Yükseldikçe rüzgar da artıyordu. Yükseklerden Pülümür’ün manzarasına bakıp kıyafetlerimi ayarladım. Amacım zirvede ıslakları değiştirip inişi kuru bir şekilde yapmaktı. 1.900 m.’lik zirvedeki karayolları binasına rüzgara siper yapıp üstümü değiştirdim. İnişe geçtim ama her zamanki gibi karşı rüzgar bana iniş keyfini hiç yaşatmadı. Sürekli pedal çevirerek inmek zorundaydım. 15 km.lik bu inişi rüzgara karşı yapıp ana yola kadar indim. Yolda gördüğüm “Mustafa Vehbi Koç caddesi” levhası çok ilgilinç gelmişti. Bir köy yolu olduğunu düşündüm. Sonradan yaptığım Google aramasında “57 haneli Kırkmeşe Köyü’nün muhtarı Hıdır Eren, çağdaş Türkiye'nin gelişimine büyük katkılar katan Koç Holding Yönetim Kurulu eski Başkanı Mustafa Vehbi Koç'un isminin yaşatılması için böyle bir karar aldıklarını belirti. 

 Ana yol bağlantısındaki jandarma noktasındaki uzman astsubaylarla epeyce sohbet edip çay içtim. Güzel bir mola oldu benim için. Ana yoda ulaştığımda artık yol düzdü ama en kötüsü inişteki karşı rüzgar burada da beni bırakmadı. Taaa Erzincan’a kadar karşı rüzgarda gelmek ekstra zulüm oldu bana. Erzincan’a yakın Üzümlü Köyü’nün köylüler yol kenarında üzüm satıyorlardı ama ben İstanbul’a götürmek istediğim için arabadayken almak istiyordum üzümü. Bir yere fiyat sordum. “İnşallah Erzincan’da çok daha pahalı değildir.” diye düşündüm. Yol kenarındaki tarlalardaki hasatları izleyerek akşam saatlerinde Erzincan’a vardım. Aracımı park ettiğim otoparka ulaşıp Tito’yu arabaya koydum. Yemek yedim.  Alışveriş yaptım. Yolda almak istediğim üzümü de gerçekten 10 lira daha ucuza buldum. :)  Sonra da akşam saatlerinde bir süre yolda olmak için arabayla İstanbul’a doğru yola çıktım. Erbaa’daki kuzenim Volkan’ı evinde ziyaret edip Yoldaki durağım olan Osmancık’a kadar gittim. Ertesi gün akşam üstü eve vardım.  

 

 

Bu maceranın (da) sonu...  

 

Mesafe : 60,78 km 

Yolda geçen süre : 5:08 saat 

Ortalama Hız : 11,8 km/sa 

Maks. Hız : 42,0 km/sa 

Topl. Yükselme : 636 m 

 

https://www.strava.com/activities/15864444310