Burdur-Gölhisar-Seydikemer-Gökçeören-Finike-Kumluca Bisiklet Turu (24/05-28/05/2026) 

Merhaba, 

 2026 yılı evliliğimizin 30. yılıydı. Ben de 30. yılımız için eşime sürpriz olarak bir seyahat organizasyonu yaptım. Seyahatimizin hemen ardından, Mayıs ayında, Kurban Bayramı haftası vardı. Eşim de, yıl içinde bisiklet turlarım için sürekli zaman bulmaya çalıştığımı bildiği için,  “Tur için bayram haftasını kullanabilirsin.” dedi. Ben de direkt, hazırda olan birkaç rotamı, hava şartlarını da göz önüne alarak düzenledim. Sonra da aralarından “yolda olmayı en fazla istediğim” rotayı seçerek etapları oluşturdum. Turun başlangıcı Burdur olacaktı. Daha önce Isparta başlangıçlı bir tur yapmıştım. Gazipaşa’ya ulaşan... Bu sefer de Burdur’dan başlayıp Fethiye’ye kadar inecek, daha önce kıyıdan gittiğim için, bu sefer içeriden geçecek bir rota oluşturmuştum. Amacım, her zaman olduğu gibi, geçmediğim yollardan geçmekti. Seyahatimizin ardından hazırlanmak için 3 günüm vardı. Tito’yu ve ekipmanları hazırladım. 23’ü sabahı arabayla yola çıkıp akşam üzeri Burdur’a vardım. Arabayı bir otoparka bıraktım. Bir otel bulup Tito’yu sabah direkt yola çıkacak şekilde hazırladım. Ertesi gün için dinlenmeye çekildim. 

 

  1. Gün : Burdur-Gölhisar (24/05/2026) 

Sabah hava oldukça kapalıydı. Burdur’un merkezinden çıkıp göl kıyısından devam eden yolda yavaş yavaş ilerliyordum. 17-18 derecelik bir sıcaklık vardı. Gölün karşı kıyılarına yağmur iniyordu. İnşallah bu tarafa gelmez diyordum ama hafif yağmurluğumu giymeyi de ihmal etmemiştim. 😊  Zaman ilerledikçe hava biraz açıldı. Güneş yüzünü göstermeye başladı. Yol kenarındaki bir mekanda gözleme molası verdim. Çavdır’a kadar yol hafif hafif yükseliyordu. Yağmurdan kaça kaça Çavdır’a kadar geldim. Hedefim Gölhisar’a varmaktı. Gölhisar, kendisiyle hem Balkanlar hem de Gürcistan’da birlikte pedal çevirdiğimiz ve anılarımıza çok güzel anları kaydettiğimiz, kuzenim Gökalp’in eşinin memleketiydi. Gölhisar levhasının yanında durup Tito’nun fotoğrafını çektim ve hiçbir şey yazmadan Gökalp’e gönderdim. Beklediğim tepki kısa süre sonra geldi. “Şu an mı?” ben onaylayınca da o da bana sürpriz yaptı. : ”Abi biz bu gece Gölhisar’a varacağız. Kalacak mısın orada, devam mı ettin yola ?” Kalacağımı, otelde olduğumu söyleyince ertesi gün sabah için sözleştik. Ben yemek için Gölhisar’ın ana caddesinde bir yer bulup karnımı doyurdum. Cadde boyu yürüyüş yapıp otele döndüm.   

  

https://www.strava.com/activities/18637066614 

 

Mesafe :106,25 km 

Yolda geçen süre : 6:53  saat 

Ortalama hız : 15,4 km/sa 

Maksimum hız : 53,0 km/sa 

Toplam Yükselme : 767 m 

 

 2. Gün : Gölhisar-Seydikemer (25/05/2026) 

 

Sabah kahvaltıdan sonra Gökalp’le otelde buluştuk. Sohbet muhabbetin bir kısmında ben Tito’yu hazırladım. Gökalp’le vedalaşıp yola çıktım. Gölhisar’ın merkezinden Fethiye istikametine doğru yöneldim. Daha sonra eşimle birlikte gezmek için tekrar gelmek üzere Kibyra antik kentine bir selam gönderdim yol ayrımında.  

İlk durağım, Youtube’da @normalgidiyorum kanalının sahibi Serdar Keser’in tavsiye ettiği İbecik tostunu yemek için İbecik’e gitmekti. Serdar Keser Fethiye’den başlayarak motosikletle yaptığı yolculukların videolarını paylaşıyor ve yol tavsiyeleri veriyor. Ben de, onun tavsiyesine uyarak, Onun motorsikletle geçtiği Cavurdöndü Yaylası’ndan geçecek şekilde hazırlamıştım rotayı. Ardından da yol üstündeki (3-5 km’lik ek bir sürüşle)  İbecik Köyü’ne gidip İbecik Tostçusu’nda o tostu yiyecektim. Yol, küçük iniş çıkışlarla birlikte genel olarak düz karakterliydi. Yapraklı Baraj Gölü’nün manzaralarını fotoğrafladım. Hava düne göre çok daha iyiydi. Yaylaya çıktığım için sıcaklık 5 derece azalsa da... Tost benim çok sevdiğim şekilde karışık bir tosttu ve oldukça lezzetliydi. Müşterisi de boldu gördüğüm kadarıyla.  

İbecik sonrası artık ciddi yokuşlar başladı. Cavurdöndü Yaylası’na çıkarken manzaralar harikaydı. Yokuşun bir yerinde, karşıdan gelen bir motorsikletli bir abiyle (yaşça benden büyük) selamlaştık. Klasik bir nereden gelip nereye gittiğimden konuştuk. Bir yokuşlara bir de bisikletime baktı. 

-Bir motor alabilseymişsin iyi olurmuş.” dedi. (Klasik bir “parası motor almaya yetmemiş o sebeple bisiklet almış.” yaklaşımıydı onunkisi... :)  ) 

- “Bu motor ne kadardır ? “ diye sordum motorunu göstererek... 

-“Altmış bini vardır.” dedi gururla.   

-Bisikletimi gösterip ”Bu ondan üç tane alır.” dedim ben de aynı seviyede gururla... 

-“Var mı o kadar ya ?” dedi gözlerini büyüterek.   

-Ben de el yükselttim “Daha da fazlası vardır.” Özel yapım titanyum bir bisiklet için daha da fazlası vardı tabi... 

-“Yani motor alamıyorum gibi bir durum yok. Ben bisikleti tercih ediyorum.” dedim. “Bisiklet ayrı, motor ayrı. Motor da güzel ama... ”  

Adam hem bisikletin motosikletten daha pahalı oluşuna hem de benim bisikleti tercih etmem konusunda bu kadar net oluşuma oldukça şaşırmıştı. Sohbete biraz daha devam edip ayrıldık. Tabi yokuş da devam ediyordu ve Tito motordan daha pahalı olsa da hâlâ pedallarına basmama ihtiyaç duyuyordu.  :)   

Fethiye’ye inişin manzaralarına dalıp sağa sola uçmadan dikkatle iniyordum.  

Fethiye’deki arkadaşlarımız, Elif ve Mehmet’i ziyaret etmeyi planlamıştım ama eşimin o an Fethiye’de olmadıkları uyarısıyla, turun bir sonraki etabına devam edecek şekilde, Fethiye yerine Seydikemer’e gitmeye karar verdim. Söğütlüdere, Paşalı köyleri üzerinden Seydikemer’e kadar muhteşem keyifli bir iniş yaptım. Seydikemer’de kalmayı planlamıştım ama sadece bir tane otel vardı. Belediyenin butik oteli. :)  Neyse ki yer vardı ve fiyatı da abartı değildi. Yemeği otelden önce halletmiştim. Direkt odaya geçip dinlendim.  

 

 https://www.strava.com/activities/18650406340 

 

Mesafe : 82,95 km 

Yolda geçen süre : 6:17 saat 

Ortalama hız : 13,2 km/sa 

Maksimum hız : 45,9 km/sa 

Toplam Yükselme : 919 m 

  

3. Gün : Seydikemer-Gökçeören (26/05/2026) 

 Bugünkü rotayı Saklıkent Kanyonu’ndan geçirmiştim. Daha önce geçtiğim ana yola paralel ama içeriden giden bir yoldan, hiç ana yola çıkmadan devam edecektim. Yolun ilk bölümü düz karakterliydi ama sonrasında yokuşlar başlayacaktı.  

Keyifle ilerlediğim,  Saklıkent Kanyonu yolunda yol üstünden bir dut ağacı görünce hemen duruverdim. İşte bisikletli olmanın en keyifli yönü: Dut varsa dut, böğürtlen varsa böğürtlen hatta Van Gölü turum sırasında domates...  :)   Dutları keyifle mideye indiriyordum ama bir yandan da artık yüksek rakımda değildim ve hava bunu feci şekilde hissettiriyordu. 29 dereceden başlayan sıcaklık gün içinde 42 dereceye kadar çıkıyordu. Bu sebeple suyumu sık sık soğuğuyla yenilemeye çalışıyordum. Yine bisikletli olmanın verdiği avantajla Saklıkent Kanyonu’nun girişindeki köprünün üstünde durdum ve fotoğraf çektim. Kanyonun girişindeki kaynaktan çıkan su Dargaz Çayı’nın suyunu iyice coşturuyordu. Kanyona daha önce birkaç kez gelmiş ve epeyce içerilerine kadar yürümüştüm. Keyifle etrafı seyredip 3-5 dakikamı geçirdikten sonra daha önce arabayla da geçtiğim yolda pedal çevirmeye devam ettim. Biraz ilerleyince yol yapım çalışmaları sebebiyle tozlu, stabilize bir yola dönüşmüştü ama neyse ki ilerleyince işte asfaltı yeniden. Yemek molası için bir yerde durdum.  

  • “Çorba var mı ?”diye sordum. Sahibi olan kadının cevabı  

  • “Yok, ama yaparız.” oldu.  

  • “Ne çorbası ? “diye sorum.  

  • “Tarhana yaparız.” dedi. 

Daha önceki bazı turlarda da çorba yokken  yaparız diyen kadınlar olmuştu. Kapuzbaşı’nda, Şeker Yaylası’nda... Her biri de enfes lezzetteydi ve benim gibi bir çorba bağımlısını midesini bayram ettirmişlerdi. Çorbayı beklerken dinlendim. Çorbaya karpuz, karpuza çay eklenince de durum benim için tam olarak “Daha ne olsun?” du. Ailenin kızı ile  ile bisiklet sohbeti yaparken bana minik restoranlarının yanında 4 odalık konaklama yerlerinin de olduğunu söyledi. “İsterseniz gezdirebilirim abi.” dedi. Çok zaman kaybetmeyeyim diye teşekkür ettim ama çayıma çay eklediğim için ikinci kez ısrar ettiğinde geri çevirmedim. Odalara bakmak için kalktım. Yüksek bir duvarların altındaki nispeten kısa boylu kapıdan başımı eğerek geçtiğimde gözlerim neredeyse yuvasından fırlayacaktı. Küçük sayılmayacak masmavi bir havuz duruyordu önümde. Yanında barbeküsü, şezlonları, 3 oadan oluşan evde modern mobilyalar, tam teşekküllü bir mutfak... Hiçliğin ortasında her şeyi ile dört dörtluk bir yer... Karşıdaki dağların manzarasına bakıyordu. Tam 2-3 günlük kafa dinlemelik bir yerdi. Küçük ve büyük 2 tip odaları vardı ve en az 3 günlük kiralıyorlardı. Çok hoşuma gitti. Özellikle o hiçlikten beklemediğim konforda bir ortam...  

Teşekkür edip ayrıldım. Öncki sefere, arabayla,  Çavdır Köyü’nden sonra anayola dönmüştük. Bu sefer Çayköy ve Üzümlü üzerinden Kalkan’ın tepesine kadar ilerlemiştim. Bundan sonra da yokuşlar başlıyordu. Aşağıda Kalkan ve Akdeniz manzarası ve sanki bir sera denizi vardı. Her yerde bembeyaz sera örtüleri görünüyordu. Bu güzel manzaralara rağmen, 40+ derecelerde yokuş çıkmak gerçekten yorucuydu. 8 km.’lik Garmin’in kategori 1 olarak sınıflandırdığı  yokuşun devamında yol içerilere doğru gidip daha da yükseliyordu. Kısa bir çay molası verdim. Yolu kontrol ettim. Ambarlararası Cami’nin yanında çıkan yolu bulabilmek için köyün ara sokaklarına girdim.  Vakit akşam olmuştu ama güneş henüz batmamıştı. Evlerin arasındayken bir anda irice bir boxer köpek bahçeden çıkıp bana doğru havlayarak gelmeye başladı. Bahçede sahipleri gördüğüm için rahattım. Sahibine seslendim :  

- “Al köpeği!” (Biraz emir kipiyle seslenmiş olabilirim o sırada.)  

-“Bir şey yapmaz “ ama köpek gayet hareketli bir biçimde yanımda havlıyordu. Adamın rahat tavırları da hoşuma gitmedi.  

-Daha sert bir ses tonuyla “Ya al köpeği!”  

-“Bir şey yapmaz abi.” 

-“ Ya hâlâ duruyorsun alsana köpeği!”. Gencin rahat ve biraz da benim tedirgin olmamdan hoşnut olduğunu görünce ben de daha yüksek perdeden bağırmaya başladım.    

-“Hâlâ duruyorsun! Alsana köpeği!” ardından devam ettim. “Al şu köpeği yazık olmasın.”  Adam bu sefer söylediğimi tehdit olarak algıladı ki ben de adamın bu kayıtsızlığına kızmış ve o sebeple böyle direkt konuşmuştum.  

-“Almazsam ne olacak?” 

-“Görürsün ne olacağını. Al şu köpeği!”  

Aslında benim “Yazık olmasın.” demekteki sebebim, yanımda hem köpek kovucu hem de biber gazımın olmasıydı. Gerçekten ikisini birden kullansam hayvana yazık olurdu. Ben de bunu kast etmiştim. Kullanacağımdan değil ama adamın o tavrı beni gerçekten çok yükseltmişti.  

Hava karardı. Farları takıp ilerlemeye başladım. Çok güzel bir gökyüzü vardı. Yıldızlar görünüyordu tane tane... Geç vakte kalmıştım ve hedefim olan Kasaba’ya ulaşmak oldukça geçe kalacaktı. Ben de bir rota revizyonu yapmak için nerede konaklayabilirim diye haritaya bakmaya başladım. Gökçeören Köyü’nde bir pansiyon olduğunu gördüm. Cepten aradım. Yer varmış. Yemek ve kahvaltılı şekilde anlaşıp “Yoldayım, geliyorum.” dedim. Tabi hem gece hem de yokuş olunca, klasik olarak, bir süre sonra tekrar arandım  

-“Geliyor musun ? “diye.  

-“Geliyorum.” dedim. “Bisikletteyim.”  Saat 22:00 civarı, yaklaşık 5 km.lik bir inişin ardından “yeşil ışıklı yer” diye tarif edilen yere vardım. Tipik bir köy pansiyonuydu. Pansiyon sahibi ve ailesi karşıladı beni.  

-“Nereye koyayım ? “diye Tito’yu gösterdim. .  

-“Şu karşıya çekebilirsin motoru.” dedi.    

-Dedim, “Motor değil bisiklet. Kapalı bir yer olsun.”  

-"Bisiklet mi ? Ben motor sandım. Nasıl geldin onla ?” diye hayretle sordu. Klasik, “Nereden geldin, nereye gidiyorsun ?” sorularına cevap verdim. Odaya yerleşip yemek için balkona döndüm. Aile ile uzun bir sohbet sırasında o saat için hayal edemeyeceğim ev yemekleri yedim. Karnımı bir güzel doyurdum. Sonra duş alıp yattım.  

 

https://www.strava.com/activities/18664740326 

 

Mesafe : 69,57 km 

Yolda geçen süre : 7:19 saat 

Ortalama hız : 9,5 km/sa 

Maksimum hız : 45,5 km/sa 

Toplam Yükselme :1.565 m 

 

4. Gün : Gökçeören-Finike (27/05/2026) 

 Sabah güzel bir kahvaltı yaptım. Hazırlanıp yola çıktım. Hava açıktı ve ciddi sıcak vaadediyordu. Vadinin tam ortasına konumlanmış Gökçeören köyünden yokuşla ayrıldım. Gölgeler iyiydi ama güneşe çıktıkça yakıyordu. Tırmandıkça hem vadinin hem de denizin manzarası güzelleşiyordu. Bir süre sonra da hem Kaş hem de Meis’in harika manzarası oluşturdu bütün görüntüyü. Deniz, adalar ve Kaş... Daha önce denizin kıyısından geldiğim Kaş’a bu sefer tepeden bakıyordum. Ama Kaş’a inmeden Çukurbağ’a kadar gelip oradan da içeriye, Kasaba kasabasına :) gidecektim. Aslında bir gün önce oraya ulaşmayı planlamıştım ama geç vakte kalınca çarem Gökçeören olmuştu. Kaş’ın tepesindeki Opet’te mola verdim. Bir motorcu arkadaşla sohbete başladık. O da Tekirdağ’dan gelmişti. Büyük, adventure sınıfı bir motoru vardı. Epeyce yol yapmış. Balkanları da dolaşmış. Güzel bir tesadüf, Romanya’da Transfagaraşan’ı, Transalpina’yı geçmiş. “Ben de Transfagaraşan’ı geçmiştim Viyana-Kırklareli turumda...” diye girince şaşırdı. :)  Ben de biraz turlarımdan bahsettim. Bu sırada yanımıza başka bir motorsikletli arkadaş geldi. Onun motoru daha light bir motordu. Pek tur yapılacaklardan değildi.  Onunla da sohbete başladık. O da sabah Antakya’dan yola çıktım deyince ilk motorcu şaşırdı. “Bununla mı geldin Antakya’dan ? “ diye heyecanlı heyecanlı sordu... Çocuk gayet doğal cevap verdi “Eveet”. “Nasıl geldin ya ?” diye şaşırmasına şaşırma kattı motoru büyük olan. İkinci motorcu da, Silifke-Anamur-Gazipaşa yollarının ne kadar zorlu olduğundan bahsetti. Bu sefer ben de altta kalmadım tabi :) "Ben de geçtim o yollardan... Antalya-Adana turumda...” Bu sefer şaşırma sırası ikinci motorcudaydı. :)   İlk motorcu da o yolları merak ediyordu. Hem ben hem de ikinci motorcu bahsettik o yollardan... 

Motorcu, bisikletçi muhabbetlerinden sonra Kasaba’ya doğru inişe geçtim. 2020 yılında tırmandığım bu yokuşu keyifle inip Kasaba’nın merkezinde ana yoldan ayrıldım. Finike’ye doğru dağlardan devam... 920 m.lik Yazır Beli’ne kadar tırmanacaktım. Seraların arasında başlayan yol daha sonra tarlaların ve ağaçların arasından devam ediyordum. Çok güzel, keyifli bir yoldu. Yeterki çok fazla güneşe maruz kalma... Su molaları, köy bakkallarından içecekler derken tırmanış kendini iyice hissettiriyordu.  

Bayram vakti olduğundan etrafta kurban kesenler, kanlı ortamlar vs. vardı tabi. Genç, yaşlı yol kenarında gördüklerimin bayramlarını kutlaya kutlaya ilerliyordum. Bir evin önünde durdum. Bir dondurmacı geçiyordu yoldan. Sesi duyunca dondurma yemek geldi aklıma nedense o sıcakta :) Evin iki çocuğu da dondurma almak için gelmişti. Çocuklara dondurmayı ben ısmarlayayım diye geçirdim içimden. Hem de bir bayram güzelliği olur diye düşündüm. “Neli dondurma istiyorsunuz ?” diye sorup dondurmacıya söyledim. Çocuklarla birlikte ben de bayram dondurması yemeye başladım. Çocuklar da eve dönüp dondurmayı benim ısmarladığımı söyleyince aile ile sohbet başladı. Kimsin, neredensin, nereden nereye gidiyorsun soru setlerini cevapladıktan sonra Anadolu ailesinin o yüce gönüllü sorusu geldi “Aç mısın ?” genelde teşekkür edip “Yola devam edeyim.” diyorum ama bu sefer “Bir çorbaya hayır demem.” dedim. İçeri buyur ettiler. O çorba yalnız gelmedi tabi... Yanında epeyce bir şey daha vardı. Hatta “İstersen et de yapalım vaktin varsa...” bile dediler ama o kadar vaktim yoktu tabi. Ve o kadar zahmete de gerek yoktu. Güzelce karnımı doyurup o güzel insanlarla vedalaştım.  Daha epeyce yolum vardı aslında. Yine geceye kalacağım kesindi. Yazır sonrası inişe başladım. Aralarda yine tırmanışlar vardı ama nasıl olsa yolun sonu deniz olacaktı. Elmalı-Finike yoluna çıktığımda hava kararmıştı. Trafik de artmıştı tabi. Yine karanlıkta ve yine inişteydim. Kader işte... :) Finike’ye kadar inip kendime kalacak bir yer bulmaya çalıştım. Bir otel bulup bir şeyler atıştırdım ve yattım.  

 

https://www.strava.com/activities/18680084501 

 

Mesafe : 102,31 km 

Yolda geçen süre : 8:40 saat 

Ortalama hız : 11,8 km/sa 

Maksimum hız : 52,9 km/sa 

Toplam Yükselme : 1.449 m 

 

5. Gün : Finike-Güzören-Kumluca (28/05/2026) 

 

Sabah kahvaltı yapıp hazırlandım. Bugünün rotası için heyecanlıydım. Antalya’ya Hisarçandır üzerinden gidecektim. Hayalini kurduğum ve bu tura özel olarak eklediğim bir etaptı. Finike-Kumluca arasında deniz kıyısından giden yolda keyifle ilerliyordum ama hava daha o saatte 30 dereceyi bulmuştu. İlerleyen saatler için pek iyi bir işaret değildi. Kumluca merkezinde su takviyelerimi yapıp yokuşa başladım. Sıcak artık yakan bir hale gelmişti. O saatte gölge arar olmuştum. Bir süre yokuş çıktıktan sonra eğimin arttığı yerlerde inip yürümeye başladım. Ama sıcak gerçekten çok bunaltmaya başlamıştı. Yaklaşık 5 km.lik yolu 2 saate aşkın bir sürede alabildim. Sürekli hem zirveye hem de yolun kalanına bakıyordum ama pek umut yoktu. Zirveye daha çok fazla yol vardı. Antalya’ya varınca ertesi günkü etap, aslında pek de pedal basmak istemediğim Antalya-Burdur yoluydu. Kendi kendime “Bu ana yolda pedal basmam, belki otobüsle giderim.” dedim. Bayram haftası olduğu için hanımköy Bursa’ya gidecektim. Bir gün önce varmak da ailemle görüşmek için zamanım olacak demekti. Sıcak tepeme çıkınca, yol da bitmeyince bu planı öne çektim. Geri dönüp otobüsle Kumluca’dan Burdur’a gitme fikri çok mantıklı geldi. Hisarçandır hayalimi başka bir zamana bırakmam gerekiyordu. Kendimle mücadele edip  haritaya ve saate bakıyordum sürekli. Sonra 45 derecelik sıcaklık beni hızlıca ikna etti. Geri dönüp direkt otogara gittim. Erken saate otobüs bulup Burdur’a bilet aldım. Otogarda yemek yiyip hareket saatini beklemeye başladım. 2-3 saat sonra otobüs geldi ve benim için stresli saatler tekrar başladı. Bisikleti otobüse koymak... Otobüs geldi. Ben de bisikletle perona gittim. Klasik otobüs muavininin bisikletle ilk buluşması ve o ilk sorusu : “Abi bisiklet katlanıyor mu ?”  (Tabi ki katlanmıyor. Ama bu soruya bir kez olsun “Evet.” diye cevap verebilmek için bir katlanır bisiklet aldım. :)   Bakalım bir turda kullanabilecek miyim ?  :)  ) 

-“Abi ücreti var yalnız.” (Biliyorum tabi ki ücreti var.)  

-“Ne kadar ? “ 

-“Binlira abi.  

-”Ne bin lira mı ? Nasıl bin lira ? Zaten bileti 650 TL’ye aldım. Sen bisiklet için bin lira istiyorsun. Olacak iş değil.” 

-“Bana söyleme abi şoföre söyle.” 

-“Bin lira vermem. En fazla 500 TL veririm. 650 TL’lik bilete 1000 TL.lik bagaj ücreti mi olur ? Kargo mu bu ?“    

-“Abi bana değil şoföre söyle. Ben almıyorum.” 

-“Tamam, söylerim. Bisikleti de ben yerleştireceğim. Sen sorun etme.”  

Tavrım net ve direkt olunca muavin de çok üsteleyemedi. Bisikleti yerleştirdim. Bağladım. Sonra yanımdaki çantalarla birlikte otobüse girerken şoförün yanına gittim. 500 TL’yi verdim. Bana baktı. Suratını ekşiltip “Beşyüz mü dediler ?” dedi. Hiç ikiletmeden “Evet beş yüz.” dedim. Geçtim. Sonra da anladım ki zaten aralarında herhangi bir fiyat baremi yok. Kim ne tutturabilirse. Ben de inat edip parayı vermeyince alabildiğini aldı. Ama tabi bu şoförün aldığı para. Aslı muavine para vermek lazım ki bisiklete göz kulak olsun. Eşyaları usturuplu yerleştirsin.   

Yola çıktıktan biraz sonra muavini çağırdım. Ona da biraz para verdim. “Ben sana zaten para verecektim ayrıca ama bin lira çok fazlaydı.” dedim. “Sağol abi.” dedi. Neyse ki aramızı düzelttik sonunda :)    

Akşam vakti Burdur’a vardım. O saatte çıksam 02:00 – 03:00 civarında Bursa’ya varacağım için ertesi sabaha planladım yola çıkmayı. Turun başında kaldığım otele tekrar gidip orada konakladım. Sabah kahvaltıdan sonra da Bursa için arabayla yola çıktım.  

 

Bu maceranın (da) sonu. 

 

 

https://www.strava.com/activities/18687552270 

 

Mesafe : 38,27 km 

Yolda geçen süre : 3:21 saat 

Ortalama hız : 11,4 km/sa 

Maksimum hız : 52,1 km/sa 

Toplam Yükselme : 544 m